Haberler

11 Mart 2009 Çarşamba

Richard Dawkins - Gen Bencildir E-Kitap

Gen Bencildir
The Selfish Gene - 1976

Richard Dawkins

Çeviri: Asuman Ü. Müftüoğlu

Sayfa Sayısı: 328
Boyutları: 11 x 18 cm
ISBN 975-403-032-4

Richard Dawkins Gen Bencildir adlı yapıtında özverili ve bencil davranış kuramları, çıkarcılığın genetik tanımı, saldırgan davranışların evrimi, kanbağı kuramı, eşey farklarının doğal seçilimi gibi konulara değinirken biyolojinin zengin ve büyüleyici dünyasını tanımamıza da yardımcı oluyor. Dawkins'in okuru tartışmaya çağıran "popüler" üslubu ve geniş bilgi birikimi Gen Bencildir'i zevkle okunan bir kitap haline getiriyor.

PDF / E-Kitap: [DOWNLOAD]

07 Mart 2009 Cumartesi

Darwinizm Emreder / Dinin Kökeni

DİNİN KÖKENİ

"Zaman, çaba, acı ve gizlilik gerektiren dünyanın dört bir yanını sarmış dinsel ayin saçmalıkları, bir evrim psikoloğu için dinin insanoğluna hiçbir şekilde uyum sağlayamayacağının en belirgin işaretleridir."
MARKKOHEN

DARWİNİZM EMREDER

Dinin nereden kaynaklandığı ve neden her medeniyet tarafından benimsendiği konusunda herkesin kendine has, gözde bir teorisi vardır. Bu fikir avuntu ve huzur verir. Topluluklardaki birliktelik hissini canlandırır. Neden varolduğumuzun kavranması arzusunu doyurur. Tüm bunların açıklamasını birazdan yapacağım ancak, konuya belirli nedenlerden ötürü öncelik kazanmış bir soruyla giriş yapmak istiyorum: Darwinci doğal seçilim sorgusu.

Darwinci evrimin ürünleri olduğumuzun bilincinde olarak, doğal seçilimin din dürtüsü yönündeki baskı veya baskılarının aslen neler olduğunu kendimize sormalıyız. Bu soru Darwin ekonomisinin standartlaşmış başlıklarına kıyasla daha kaçınılmazdır. Din çok savurgan ve bir o kadar da ölçüsüzdür ve Darwinci seçilim devamlılık arz eden bir süreç zarfında israfı saptar ve yok eder. Doğa tıpkı cimri bir muhasebeci gibi adeta bir kuruşun hesabını yapar. Zamanı titizce kollar ve her tür israfı sert ve acımasızca cezalandırır. Darwin'in açıkladığı üzere 'doğal seçilim, her gün ve her saat dünya bütünündeki her değişikliği, hatta en zayıf olanı bile dikkate alır; kötü olanı çürüğe çıkarır, güzel olan her şeyi korur ve ayıklar; tüm organik varlıkların gelişiminde, her nerede ve her ne zaman bir fırsat yakalarsa sessiz ve acımasız bir görevi üstlenir.' Eğer vahşi bir hayvan sürekli olarak gereksiz bir eylem sergiliyorsa, doğal seçilim yaşamın ve üremenin devamlılığının korunması adına bu hayvanı eleyip, zamanı ve enerjiyi daha verimlice değerlendiren rakiplerine şans tanıyacaktır. Doğanın anlamsız keyif oyunlarına tahammülü yoktur. Her an her saniye gözümüze çarpmasa da merhametten yoksun faydacılığın (utilitarianizm) borusu ötmektedir.

Diğer yandan, bir tavus kuşunun kuyruğu kusursuzca sergilenen bir keyif oyunudur. Kuyruğun sahibine sağ kalma konusunda bir yarar sağlamadığı çok açıktır. Fakat onu daha gösterişsiz rakiplerinden ayıran genleri barındırmaktadır. Kuyruk aslında bir reklamdır ve dişileri cezbederek doğanın ekonomisindeki yerini alır. Aynı durum, bir çardak kuşunun çardağına adadığı zaman ve emek için de geçerlidir: bu, çimen, ince dallar, renkli meyveler, çiçekler ve bazen incik, boncuk ve gazoz kapaklarından oluşan bir tür ilave kuyruktur. Veya reklamla ilgisi olmayan bir örnek olarak göze çarpan 'karınca banyosu' nu ele alalım: Alakarga gibi kuşların bu sıra dışı alışkanlıkları, bir bakıma karınca yuvasında 'yıkanmak' ya da karıncaları tüyler üzerine uygulamaktır. Karınca banyosunun faydasının ne olduğu konusunda herkes kararsızdır; bu belki de tüylerdeki parazitlerden arınmaya yarayan bir tür hijyen sağlama tekniğidir; konu üzerinde farklı başka varsayımlar da vardır ancak hiç biri sağlam bir kanıtla desteklenmemiştir. Lakin ayrıntılar üzerindeki bu kararsızlık, Darwinizmcileri karınca banyosunun mutlaka bir fayda 'sağladığı' konusunda özgüvenli varsayımlarda bulunmaktan alıkoymayacaktır (ve koymamalıdır da.) Bu meselede sağduyulu bir birleşme sağlanabilir ancak Darwinizm mantığı, "eğer kuşlar böyle bir eylem sergilemeselerdi, bu durum genetik başarılarının istatistiksel olasılıklarına zarar verirdi" diyerek özel bir nedenin altını çizer. Üstelik bu zararın kesin yönünü henüz keşfetmemiş olsak bile. Darwinizmci sonuç şu iki gözlemden ileri gelir ki, doğal seçilim zaman ve enerji israfını acımasızca cezalandırmakta, diğer yandan kuşlar sürekli olarak karınca banyosuna zaman harcamaktadırlar. Eğer bu 'uyarlamacı' prensibin tek cümlelik bir özetini duymak istersek, sözü seçkin Harvard genetikçisi Richard Lewontin'e bırakmalıyız (biraz haşin ve abartılı terimleri tercih ettiği kabul edilmelidir): 'Sanırım tüm evrimcilerin hemfikir olmak zorunda kaldıkları bir nokta vardır ve bu, bir organizmanın kendi ortamında ürettiği işten daha iyi bir iş üretmenin gerçekten imkânsız olduğudur.' Eğer karınca banyosunun hayatta kalmak ve üremek adına mutlak bir faydası olmasaydı, doğal seçilim çok uzun zaman önce bu eylemden sakınan canlıları ayıklamış olurdu. Bir Darwinizmci aynı yorumu dine uyarlamak isteyebilir ki bu, buradaki tartışmamızın esas gereksinimidir.

Bir evrimci için dinsel ayinler, 'güneşli bir alanda dolaşan tavus kuşları gibi göze çarparlar' (Dan Dennett'in ifadesi.) Dinsel tutum, apaçık olarak karınca banyosunun ya da çardak imalinin insanoğlundaki karşılığıdır. Zaman israfıdır, enerji israfıdır ve genelde bir Cennet Kuşu'nun tüylerinin olduğu gibi aşırı derecede şatafatlıdır. Din, dindar bireylerin hayatına zarar verebileceği gibi, diğerlerinin hayatına da zarar verebilir. Binlerce insan belirli bir dine bağlılıklarından ötürü türlü eziyetler çekmiştir. Geçmiş birçok hikâyede bir parça farklı, alternatif inançları benimsemiş kişiler fanatik yobazlarca işkencelere layık görülmüştür. Din bazen çok zengin olabilen kaynakları bir çırpıda bitiriverir. Mesken olarak kullanılmayacak ya da herhangi bir faydalı amaca asla hizmet etmeyecek bir Ortaçağ katedralinin inşası yüzyıllar sürebilir. Bu bir çeşit mimari tavus kuşu kuyruğu mudur? Eğer öyleyse, reklam kime yöneliktir? Kutsal müzik ve dinsel resimler genellikle Ortaçağ ve Rönesans tarzının tekelindedir. Dindar insanlar tanrıları için ölmüş ve öldürmüşlerdir; sırtlarındaki kanlı kırbaç yaralarıyla, ömür boyu bekâret ya da sonsuz sükûnet uğruna yemin eder ve tüm bunların dine hizmet adına olduğunu söylerler. Bunların ne faydası olabilir? Dinin faydası nedir?

'Fayda' ifadesiyle Darwinizm, gerçekte genlerin sağ kalma süresinin artmasına etki eden faydayı ima eder. Şu önemli noktayı es geçmemeliyiz ki Darwinizmci faydanın alanı bireysel organizmanın genleriyle sınırlı kalmamaktadır. Bu faydanın olası üç alternatif hedefi vardır. Bunlardan ilki grup seçilimi (grup seçilimi) teorisinden kaynaklanır ve buna birazdan geleceğim. İkinci hedef The Extended Pbenotype'ta (Yayılmış Fenotip) savunduğum teoriden doğar: gözlem altındaki bireyin genleri başka bir bireyin genlerinin güçlü etkisi altında olabilir, belki de bir parazitin genlerinin. Dan Dennett bize, nezlenin tıpkı din gibi tüm insanlar için evrensel olduğunu ancak bu virüsün bize yararı olduğunu söyleyemeyeceğimizi hatırlatır. Bünyesinde barındırdığı parazitin başka bir bünyeye sıçramasına çanak tutacak şekilde davranmaya itilen birçok hayvan örneği vardır. Bu konuyu 'yayılmış fenotipin1 temel teorisi' isimli çalışmamda özetledim: 'Bir hayvanın davranışı, bu davranışa "ait" genlerin yaşam süresini uzun tutmaya meyillidir. Bu genler bu davranışı sergileyen belirli bir hayvanın bedenine ait olsa da olmasa da.'

Üçüncü alt başlıkta 'temel teori', 'gen' terimini daha genel bir terim olan 'replikatör' ile değiştirebilir. Dinin heryerdeliği, dinin büyük ihtimalle bir fayda sağlamakta olduğu izlenimini yaratır ancak bu fayda, biz ya da genlerimiz üzerinde olamaz. Belki de, din tıpkı bir replikatör gibi genlerinkine benzer bir yöntemle yayıldığından, yalnızca dinsel görüşlerin süregelmesine fayda sağlamış olabilir. Bu konuya daha sonra 'Sakin ol, Çünkü Menilerimin Üzerinde Yürüyorsun' başlığının altında değineceğim. Aynı zamanda Darwinizmin daha geleneksel yorumlarını ele alacağım ki burada 'fayda' bireysel sağ kalma ve üreme kabiliyetiyle ilgili faydayı kastetmektedir.

Avustralya yerlileri gibi avcı - toplayıcı insanlardan oluşan kabileler muhtemelen uzak atalarımızın yaşam tarzına benzer bir şekilde yaşamaktadırlar. Yeni Zelanda ve Avustralyalı bilim filozofu Kim Sterelny, kabile yaşantısındaki çarpıcı bir tezata parmak basar. Yerliler elverişli yeteneklerinin fazlasıyla sınandığı koşullar altında mükemmel bir şekilde 'sağ kalırlar.' Sterelny açıklamasına şöyle devam eder; bizim kadar akıllı olabilirler ancak bu aklı kötü yönde kullanırlar. Doğal dünya hakkında oldukça bilgili olan ve ciddi zorluklara rağmen sağ kalmanın üstesinden ustalıkla gelebilen bu insanlar, topluca zihinlerini yanlışlığı apaçık olan inançlarla doldururlar ki bu inançlar için 'faydasız' demek aslında sorunu cömertçe basite indirgemektir. Sterelny, Papua Yeni Gineli yerlileri bizzat tanır. Bu insanlar besinin zor elde edildiği çetin koşullarda, 'biyolojik çevreyi efsanevi biçimde doğru kavrayarak yaşamayı sürdürürler. Ancak bu kavrayışlarını dişilerin regl kirliliği ve büyüyle ilgili derin ve yıkıcı takıntılarla harmanlarlar. Yerel medeniyetlerin çoğu, büyü ve cadı korkusu ve buna eşlik eden şiddetten acı çeker.' Sterelny bizi kendimize şu soruyu sormaya davet eder, 'aynı anda nasıl hem çok zeki hem de çok aptal olabiliyoruz?

Ayrıntılar dünya genelinde farklılık gösterse de her medeniyetin, zaman, sağlık ve güç israfına yol açan ve de düşmanlık provoke eden ayinleri şart koşan, bunlara ek olarak gerçek dışı fikirleri ve yaratıcılığa ket vuran fantezileriyle zararlı nitelik taşıyan bir inancı vardır. Bazı eğitimli bireyler dini benimsemekten vazgeçmiş olabilir ancak genelde her biri vazgeçmek için bilinçli bir karar vermek zorunda kaldığı dinsel bir kültür içinde yetiştirilmiştir. Eski Kuzey İrlanda şakası, 'Evet, ancak sen bir Protestan ateist misin yoksa Katolik ateist mi?' çok keskin bir gerçeği yansıtır. Dinsel davranış tıpkı heteroseksüel davranış gibi evrensel bir eğilim olarak düşünülebilir. Her iki genelleme de bireysel istisnalar içerebilir ancak tüm bu istisna kişiler aslında sadece caydıkları ilkenin anlamsızlığını çok iyi sezmişlerdir. Bir türün evrensel özellikleri en nihayetinde bir Darwinizm açıklaması gerektirir.

Açıkça görülüyor ki, cinsel davranışın Darwinci faydasını açıklamakta bir zorluk yoktur. Bu bebek yapmakla ilgilidir, özel durumlar doğum kontrolü ya da eşcinsellik çelişki yaratır görünse de. İnsanlar neden oruç tutar, namaz kılar, yalvarır, kendini kırbaçlar, bir duvarın önünde çılgınca bir edayla kafasını aşağı yukarı sallar, savaşır ya da yaşamı yıpratan, hatta uç durumlarda yaşamı sonlandırabilen, pahalıya mal olan eylemler gerçekleştirir?

----------------------------------------------------------------------------------------

NOT: Yazının devamı, ikinci bölüm: [Dinin bariz faydaları] (Sayfa, 159-162)

Üçüncü bölüm: [Grup seçilimi] (Sayfa, 162-165)
Dördüncü bölüm: [Başka bir şeyin yan ürünü olarak din] (Sayfa, 165-171)
Beşinci bölüm: [Dine dönük psikolojik istek] (Sayfa, 171-182)
Altıncı bölüm: [Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun] (Sayfa, 182-191)
Yedinci bölüm: [Kargokültler] (Sayfa, 191-196)

----------------------------------------------------------------------------------------

Dinin bariz faydaları

DİNİN BARİZ FAYDALARI

Dinsel inançların insanı strese bağlı hastalıklardan koruduğu yönünde zayıf bir kanıt vardır. Kanıt kuvvetli değildir ancak telkin tedavisinin nadir durumlarda işe yaradığı mantığıyla yola çıkıp buna şaşırmayabilirdik, tabi eğer gerçek olsaydı. Bu gibi faydalı etkilerin dinin taleplerinin gerçek değerlerini hiçbir şekilde yükseltmeyeceğini eklemeye gerek olmadığını umut ederim. George Bernard Shaw'ın deyişiyle, 'Artık bir inançlının bir septikten daha mutlu olduğu görüşü, bir sarhoşun bir ayıktan daha mutlu olduğu görüşü kadar isabetli bir saptama değildir.'

Bir doktorun hastasına sağlayabileceği faydanın bir kısmını telkin ve güven tazeleme oluşturur. Bu üzerinde biraz düşünmeden değerlendirme yapılamaz bir durumdur. Doktorum telkinle tedaviyi harfi harfine uygulamaz. Ancak birçok kez, bazı 'önemsiz' hastalıklarım, stetoskobu boynunda zeki bir ifadeden çıkan güven tazeleyici bir ses sayesinde bir anda 'tedavi edilmiştir.' Plasebo* ilaç etkisi yeter derecede belgelenmiştir ve bunun çok da gizemli olduğunu söyleyemeyiz. Sahte haplar, hiçbir şekilde farmakolojik etkileri olmamakla birlikte, gözle görülür biçimde sağlığı düzeltirler. İşte bu sebeple double-blind ilaç testleri, bu plasebo ilaçları kontrol amaçlı kullanmak zorundadır. Ve yine aynı sebepten ötürü, homoepatik tedaviler de işe yarar görünmektedir. Üstelik plasebo kontrolünde kullanılan ilaçlarla aynı miktarda aktif etken maddeleri bulunup, oldukça etkisiz oldukları düşünülse de; yani sıfır moleküllü ilaçlar. Sırası gelmişken, bazı hukukçuların, doktorların alanına zarar vermek amacıyla el uzatmalarından dolayı doktorlar artık, tipik uygulamalarda, plasebo ilaçları reçeteye yazmaktan çekinir oldular. Ayrıca bürokrasi, doktorları hastanın yarar görebileceği plasebo ilaçları yazılı notlarla tanımlamaya mecbur bırakabilmektedir ki bu uygulama hiç şüphesiz tedaviye zarar verecektir. (Hasta aldığı ilacın plasebo olduğunu bilmemelidir, bilirse plasebo etkisi sağlanmayacağı için işlemin bir anlamı kalmaz.) Homoeopatlar daha başarılı bir tedavi sunabilirler çünkü Ortodoks pratisyenlerin aksine, hala plasebo ilaçları kullanma yetkileri vardır; ancak farklı bir isim altında. Ayrıca, homoeopatlar hastalarla sohbet etmeye daha fazla zaman ayırabilir ve bu şekilde daha basit bir tedavi tasarlayabilirler. Diğer taraftan, hastadan kan alma gibi etkin bir zarara katlanılan Ortodoks tıbbi uygulamalarının aksine, kolay ve acısız tedavi sunan homoeopati uzun geçmişinin ilk zamanlarında tesadüfen halk arasında itibar kazanmıştı.

Din stresi azaltarak ömrü uzatan bir plasebo mudur? Bu olasıdır, ancak bu teorinin, dinin stresi azaltmaktan ziyade körüklediği birçok durumun altını çizen kuşkucuların ağır eleştirilerine maruz kalması gerekir. Mesela, herhangi bir hastalığın, normal zekânın altında ve sıradan zaafları olan bir Roman Katoliği'nin dertli olduğu, yarı sabit bir ölüm korkusunun etkisiyle iyileşeceğine inanmak zordur. Belki sadece Katoliklerden söz etmek adaletsizce olabilir. Amerikalı komedyen Cathy Ladman konuyla ilgili şöyle bir görüş bildirir, 'Tüm dinler aynıdır; dinler temelde, farklı kutsal günlerinin yanı sıra, günahkârlıktır.' Her halükarda, plasebo teorisinin geniş ölçüde yaygın evrensel din fenomenine yeterli gelmeyeceğini düşünüyorum. Elimizdeki mantığın, dinin atalarımızın stresini azalttığı yönünde olduğunu sanmam. Bu teori yardımcı bir rol üstlenmiş olsa da bu meseleye ufak gelir. Din çok büyük bir fenomendir ve açıklaması daha büyük bir teoriyi gerektirir.

Diğer teoriler Darwinci açıklamaların ana fikrini hepten ıskalarlar. 'Din, kâinat ve kâinattaki yerimiz konularıyla ilgili merakımıza yanıt verir' ya da 'din telkin edicidir' gibi iddialardan bahsediyorum. Bölüm 10'da göreceğimiz üzere, bu konuyla ilgili psikolojik bir gerçek olabilir ancak bunun Darwinci açıklamayla bir ilgisi yoktur. Tıpkı Steven Pinker'ın, Akıl Nasıl İşler'de telkin teorisine iğneleyici bir tarzla değindiği gibi: 'Telkin teorisi yalnızca şu soruyu açığa çıkarır; akıl neden huzuru yanlış olduğu açıkça görülen inançlarda bulacak şekilde evrim geçirir? Soğuk bir insan, sıcak olduğuna inanarak huzura kavuşamaz; bir aslanla karşı karşıya gelen bir insan, bir tavşan olduğuna inanarak içini rahatlatamaz.' Telkin teorisi en azından Darwinizm terimlerine tercüme edilmelidir ve bunu yapmak sandığınızdan daha zordur. İnsanların bazı inançları hoş ya da nahoş bulmasının psikolojik açıklamaları, sanılanın aksine esaslı değil belli belirsiz açıklamalardır.

Darwinciler, esaslı açıklamalar ile belli belirsiz olanlar arasındaki farka çok önem verirler. Bir içten yanmalı motorun silindirlerinin içindeki patlamaya sunulan belli belirsiz bir açıklama, buji kablosuna işaret edecektir. Esaslı açıklama, patlamanın hangi amaç için tasarlandığıyla ilgilenir: silindirin içindeki pistonu harekete geçirmek ve eş zamanlı olarak krank milini döndürmek. Dinin belli belirsiz nedeni, beynin belirli bir boğumundaki aşırı hareketlilik olarak tanımlanabilir. Beyindeki bir 'tanrı merkezi' nörolojik görüşünü desteklemeyeceğim çünkü burada belli belirsiz sorularla vakit kaybetmemeliyim. Amacım aşağılamak değildir. Özlü bir tartışma için Michael Shermer'in Nasıl İnanırız: Bilim Çağında Bir Tanrı Arayışı adlı kitabını tavsiye ederim, ki bu kitap düşsel, dinsel deneyimlerin geçici lop epilepsiyle ilgili olduğunu iddia eden Michael Persinger ve diğerlerinin görüşleriyle doludur.

Ancak bu bölümdeki asıl hedefim Darwinci mantıktan beslenen açıklamalardır. Nörobilimciler beyinde bir 'tanrı merkezi' keşfetseler bile, benim gibi Darwinizmci bilim adamları, yine de buna yol açan bir doğal seçilim baskısı olup olmadığını öğrenmek isterler; atalarımız arasından beyinlerinde bir tanrı merkezi yaratma genetik eğiliminde olanlar neden rakiplerinin erişemediği sayıda torun sahibi olup, sağ kalmışlardır? Darwinizm temelli sorgu, nörolojik belli belirsiz sorgudan ne daha iyi bir sorgudur, ne daha derin bir sorgudur ne de daha bilimsel bir sorgudur. Fakat benim burada incelemeye alacağım bir sorudur.

Darwinciler şu gibi politik açıklamalarla da tatmin olmazlar; 'Din egemen kesim tarafından alt kesimi zaptetmek için kullanılan bir araçtır.' Amerika'daki siyahî kölelerin bir başka yaşam vaatleriyle telkin edildikleri yadsınamaz bir gerçektir. Bu yolla siyahilerin yaşama dair hoşnutsuzlukları köreltilmiş ve bu durum köle sahiplerine fayda sağlamıştır. Dinlerin, alaycı papazlar ya da hükümdarlar tarafından kasten tasarlanıp tasarlanmadığı ilginç bir sorudur ve dolayısıyla tarihçiler buna kulak vermelidir. Ancak bu aslında bir Darwinizm sorusu değildir. Darwinizm, insanların neden dinin albenisine karşı savunmasız olduklarını ve doğrudan doğruya papazların, politikacıların ve kralların istismarına açık olduklarını merak eder.

İnsani iyiliğe inanmayan bir tahrifçi, cinsel şehveti politik gücün bir aracı olarak kullanabilir ancak yine de bunun nasıl işlediğine dair bir Darwinizm açıklamasına ihtiyacımız olur. Cinsel şehvet meselesinde yanıt gayet basittir: beyinlerimiz cinsellikten zevk alacak bir sistemle çalışır çünkü cinsellik, doğal koşullarda, bebek üretir. Bir politik tahrifçi amacına ulaşmak için işkenceyi de kullanabilir. Bu noktada Darwinizm işkencenin neden etkili olduğu konusundaki açıklamayı sağlamak zorundadır; şiddetli acıdan korunmak için neden neredeyse her şeyi yaparız? Sorunun bayağılık sınırında olduğu açıktır ancak Darwinizm yine de konuyu ayrıntılarıyla aydınlatmalıdır: Doğal seçilim acı algısını, yaşam tehdidi içeren bedensel zararın bir işareti olarak belirlemiş ve bizi bundan sakınmak üzere programlamıştır. Acı hissetmeyen ya da acıyı umursamayan nadir bireyler genelde yaralanarak erken yaşta ölürler. Biz geriye kalanlar ise bundan ders alıp, acıdan korunmak için geri adım atarız. İster insanlarla alay etmek için, ister keyfi beyan edilsin, sonuçta tanrı arzusu ne ifade etmektedir?

(* Plasebo ilaç olarak, Plasebo Etkisi adı verilen psikolojik etkiyi sağlamak üzere verilen tesirsiz maddelerin genel ismidir. Plasebo Etkisi, hastaların tesirsiz maddeleri ilaç sanmalarını sağlayarak teskin edil¬mesini ve sonuç olarak hastanın inancından yararlanarak bazı durumlarda kısmı iyileşme sağlanmasını hedefler.)

NOT: Yazının devamı: [Grup seçilimi]

Grup Seçilimi

GRUP SEÇİLİMİ

Bazı sözümona esaslı açıklamalar 'grup seçilimi' teorileri olup çıkmışlardır (ya da zaten öylelerdi.) Grup seçilimi, Darwinci seçilimin, türler ya da canlı grupları arasından seçim yaptığını bildiren tartışmalı bir görüştür. Cambridge'li arkeolog Colin Renfrevv Hıristiyanlığın bir çeşit grup seçilimi sayesinde sağ kaldığını öne sürer. Bu görüş ışığında grup seçilimi, grup içi bağlılık ya da grup içi arkadaşlık sevgisini beslemiş ve bu durum dindar gruplara daha az dindar gruplara kıyasla daha çok yaşama şansı tanımıştır. Grup seçilimi fikrinin öncüsü Amerikalı D.S.Wilson, Darwin'in Katedrali'nde bağımsızca, benzer ama daha ayrıntılı bir iddia öne sürmüştür.

Bir dinsel grup seçilimi teorisinin neye benzediğini anlamak için işte size şimdi uydurduğum bir örnek. Son derece kavgacı yapıdaki bir 'savaş tanrısına' tapan bir kabile, tanrıları barış ve uyumu teşvik eden ya da bir tanrıya inanmayan rakip kabilelere karşı olan tüm savaşları kazanır. Savaşta şehit düştüklerinde, cesurca savaşmaktan ötürü doğruca cennete gideceğine sarsılmaz biçimde inanan savaşçılar seve seve canlarını feda ederler. O halde bu tür dini olan kabilelerin, kabileler arası savaş ortamında ayakta kalmaları, yendikleri kabilenin sığırlarını çalmaları ve karılarını kendilerine almaları daha olasıdır. Bu gibi başarılı kabileler çarçabuk evlat kabileler üretirler ve bu evlat kabileler daha çok evlat kabilenin doğmasını sağlar ve bunların hepsi aynı kabile tanrısına taparlar. Bu arada evlat gruplar türeten grup görüşü, tıpkı arı kümeleri oluşturan bir kovan gibi, mantıksız değildir. Antropolog Napoleon Chagnon, ünlü çalışması 'Ateşli İnsanlar'da bu tür türeyen köylerin haritasını çıkarmıştır, Güney Amerika Ormanının Yanomamö’sü.

Chagnon bir grup seçilimi destekçisi değildir, ben de öyle. Korkunç sakıncaları vardır. Aykırı bir grup seçilimi yandaşı olarak, bu kitabın ana rotasından çok fazla uzaklaşmamak için sevgili atım Tangent'e binip dörtnala uzaklaşmaktan sakınmalıyım. Bazı biyologlar savaş tanrısı örneğimdeki gerçek grup seçilimi ile kendi deyimleriyle yine bir grup seçilimi olan ancak daha yakından incelendiğinde soydaş seçilimi ya da karşıt özgecilik halini alan bir kavram arasında bir keşmekeş olduğunu açığa vururlar. (Bölüm 6'ya bakın.)

Biz, grup seçilimini küçümseyenler, prensipte bunun mümkün olabileceğini onaylarız. Asıl soru, evrim üzerinde belirgin bir etkisinin olup olmadığıdır. Bu bağlamda, daha düşük seviyelerdeki seçilimle kapıştırıldığında (grup seçiliminin bireysel özveri için bir açıklama teşkil edebilecek kadar gelişmesi gibi) düşük seviye seçilimin evrim üzerindeki etkisinin daha güçlü olması olasıdır. Kuramsal kabilemizde, kişisel çıkarları olan bekâr bir savaşçıyı düşünün ve bu savaşçı kabile için şehit olmaya can atan, karşılığında ödül olarak doğrudan cennete gideceğine inanan savaşçıların egemen olduğu bir ordunun mensubu olsun.

Savaşta kendini korumak için biraz geride durmasının sonucunda, kazanan tarafta olma olasılığı (yani yaşama şansı) yalnızca önemsenmeyecek miktarda düşecektir. Arkadaşlarının şehit düşmesinin ona sağlayacağı yarar, bu savaşçıların her birine sağlayacağı ortalama yarardan daha fazla olacaktır çünkü diğerleri ölecekler. Bu savaşçının üremesi ve şehit düşmeyi reddetmesini emreden genlerinin bir sonraki neslinde var olması diğerlerine göre daha olasıdır. Bu yüzden şehit düşme yönündeki eğilim gelecek nesillerde etkisini yitirecektir.

Bu basitleştirilmiş önemsiz bir örnektir ancak grup seçilimiyle ilgili kalıcı bir sorunu tanımlar. Bireysel özverinin grup seçilimi teorileri daima içten yıkılma eğilimindedir. Bireysel ölüm ve üreme, grup imhaları ya da bölünmelerinden daha hızlı işleyen bir zaman ölçeği ve daha geniş frekanslarda gerçekleşir. Matematiksel sistemler, hangi grup seçiliminin hangi özel koşullarda evrimsel açıdan kuvvetli olabileceğini gösteren matematiksel modeller üretilebilir. Bu özel koşullar genelde doğa içinde gerçekçi değildirler ancak kabilesel gruplardaki dinlerin de bu gibi gerçek dışı koşullar yarattığı savunulabilir. Bu ilginç bir teori dizisidir ancak daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Yalnızca Darwin'in fikirlerim dikkate alacağım ki gerçekte bireysel organizma seviyesinde seçilimin sağlam bir savunucusu olsa da, kabileler görüşünde bir grup seçilimcisi olmaya epey yaklaşmıştır:

Aynı bölgede yaşayan iki ilkel çağ kabilesi rekabet ettiklerinde, eğer bu kabilelerden birisinde (diğer koşullar eşit olduğu düşünülürse) büyük sayıda cesur, duygudaş ve inançlı üyeler varsa, ki bunlar bir tehlike sezdiklerinde bir diğerini uyarmaya, yardım etmeye ve birbirini korumaya daima hazırdır, bu kabile hiç şüphe yok ki daha başarılı olacak ve diğer kabileyi yenecektir... Bencil ve kavgacı insanlar birleşemezler ve uyum olmadan hiçbir şey gerçekleştirilemez. Yukarıdaki özelliklere yüksek miktarda sahip olan herhangi bir kabile genişleyecek ve diğer kabilelere üstün gelecektir; ancak bunu yaptığı zaman diliminde, tüm geçmiş tarihi hesaba katarak, diğer daha varlıklı kabileler tarafından sırası geldiğinde hezimete uğratılacaktır.


Bunu okuyan herhangi bir uzman biyologu tatmin etmek için Darwin'in bu görüşünün tam olarak bir grup seçilimi olmadığını eklemeliyim; yani grup seçiliminin gerçek anlamıyla, türeme sıklığı bir grup metapopülasyonu sayılabilen, başarılı gruplar. Darwin bunun yerine, özgecil bir ruhla işbirliği yapan üyelerden oluşan ve genişleyerek sayıca fazlalaşan kabileleri gözünün önüne getirmişti. Darwin modeli daha çok ingiltere'deki kırmızı sincaplara karşın gri sincapların yayılmasıdır: bu ekolojik yer değiştirmedir, gerçek grup seçilimi değildir.

NOT: Yazının devamı: [Başka birşeyin yan ürünü olarak din]

Başka bir şeyin yan ürünü olarak din

BAŞKA BİR ŞEYİN YAN ÜRÜNÜ OLARAK DİN

Sanırım artık grup seçilimini bir kenara bırakıp dinin sağ kalmasının (veya süregelmesinin) Darwinci açıklaması üzerinde kendi görüşümü bildirmek istiyorum. Ben dini başka bir şeyin yan ürünü olarak gören sayıları giderek artan biyologlardan birisiyim. Ana hatlarıyla izah edersek, biz dinin Darwinci sağ kalma açıklaması hakkında kuramsal olarak düşünenlerin 'bir yan ürün teorisini akla getirmemiz' gerektiğine inanırım. Herhangi bir konunun süregelme ya da sağ kalmasının anlamını sorgularken, yanlış soruyu soruyor olabiliriz. Bu soruyu daha yardımcı bir tarzla yeniden şekillendirmeye ihtiyacımız vardır. Belki de ilgilendiğimiz esas (bu durumda bu dindir) doğrudan kendisine ait bir sağ kalma değerine sahip değil ancak bu değere sahip herhangi başka bir şeyin yan ürünüdür. Yan ürün görüşünü, kendi alanım hayvan davranışlarından bir benzetmeyle tanıtmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Güveler uçarak mum ışığına uçar, yanarlar ve bu bir kaza gibi görünmez. Sanki kavrulmuş güve takdim etmek için uçuş rotalarını değiştirir gibi görünürler. Bunu 'kendini kurban etme davranışı' olarak sınıflandırabilir ve bu kışkırtıcı isim altında doğal seçilimin bu davranışı nasıl olur da olumlu bulduğunu merak edebiliriz. Bence zeki bir yanıt girişiminde bulunabilmemizin öncesinde soruya yeni bir şekil kazandırmalıyız. Bu intihar değildir. Bariz intihar, dikkatsizlik kaynaklı bir yan etki ya da başka bir şeyin yan ürünü olarak ortaya çıkar. Neyin yan ürünü? İşte taşı gediğine oturtmakta yararı dokunacak olasılıklardan biri:

Yapay ışık dünya gecelerini yeni yeni aydınlatmaya başlamıştır. Yapay ışık olmadığı tarihlerde, görebileceğiniz tek gece ışıkları ay ve yıldızlara aitti. Bu ışık huzmeleri optik sınırsızlıktadır, dolayısıyla dünyaya paraleldirler. Bu sayede bu tarz ışıkları pusula olarak kullanmak mantıklıdır. Böceklerin düz bir çizgide istikrarla ilerlemek için güneş ve ay gibi gök cisimlerini kullandıkları bilinir ve aynı pusulayı, zıt yön işareti olarak algılayıp, bir akın sonrası eve dönmek için kullanabilirler. Böceklerin sinir sistemi bu tür geçici bir pratik eylem sergilemekte uzmandır: 'Işığın gözüne 30 derecelik açıdan vurduğu bir rotayı takip et.' Böcekler bileşik gözlü olduklarından, (dik tüpler ya da ışık kılavuzları, gözün merkezinden tıpkı bir kirpinin iğneleri gibi serpilirler) bu, pratikte ışığı belirli bir tüpte ya da ommatidium'da sabitlemek gibi basit bir eylem anlamına gelebilir.

Ancak ışık pusulasının başarısı, ciddi biçimde gök cisminin optik sınırsızlıkta olmasına bağlıdır. Eğer değilse, ışınlar paralel değil, bir tekerleğin ya da araba jantının kolları gibi birbirinden uzaklaşarak serpilir. Yakındaki bir mum ışığı üzerinde 30 derece yöntemini uygulayan bir sinir sistemi (ya da herhangi bir dar açıda), mumu optik sınırsızlıktaki ay zanneder ve güveyi spiral bir yol üzerinden ateşe yönlendirir. Siz de 30 derece gibi dar bir açı kullanarak bir taslak çizerseniz muma doğru hoş bir logaritmik spiral ürettiğinizi göreceksiniz.

Bu özel durumun ölümcül olduğunu akla getirsek de, güvenin pratik yöntemi yine de, ortalamada, yararlı bir davranıştır çünkü bir güve için muma nişan almak, aya nişan almaya oranla oldukça seyrektir. Parlak bir yıldız ya da ay ve hatta uzaktaki bir şehrin parıltısı tarafından sessiz ve etkili bir biçimde yönlendirilen yüzlerce güveyi fark edemeyiz. Yalnızca bizim mum ateşimize yönelen güveleri görürüz ve yanlış soruyu sorarız: Neden bütün güveler intihar eder? Bunun yerine, ışık huzmelerine sabit bir açıyı koruyarak güveyi yönlendiren sinir sistemlerini sorgulamalıyız ki bu yalnızca ters gittiğinde fark ettiğimiz bir taktiktir. Soru yeni bir anlam kazandığında gizem buharlaşır. Buna intihar demek asla doğru değildi. Genelde faydalı bir pusulanın, tekleyen yan ürünüdür.

Şimdi yan üründen öğrendiklerimizi insanlardaki dinsel davranışlar üzerinde kullanalım. Çok sayıda insan gözlemleriz ki (birçok bölgede bu sayı nüfusun yüzde 100'üdür) kanıtlanabilir bilimsel gerçeklerle büsbütün çelişen inançlar barındırırlar, tıpkı birbirini doğuran hasım dinlerin birbiriyle çelişmesinde olduğu gibi. İnsanlar bu inançlarına yalnızca tutkulu bir şekilde bağlanmakla kalmayıp, bu bağlılıklarından kaynaklanan pahalıya mal olan etkinlikler için zaman ve kaynaklarını adarlar. Bu inançlar uğruna ölür ve öldürürler. Bunu garipseriz, tıpkı 'kendini kurban etme davranışını' garipsediğimiz gibi. Şaşkına döner, neden diye sorarız. Ancak ben şunu vurgulamak isterim ki yanlış soruyu soruyor olabiliriz. Dinsel davranış, farklı koşullarda veya bir zamanlar faydalı olan bir temel psikolojik eğilimin, tekleyen, talihsiz bir yan ürünü olabilir. Bu bakış açısıyla, atalarımızda doğal seçilim itibariyle süregelmiş bu eğilim özünde dinle ilgili değildi; eğilimin farklı bir çıkarı vardı ve sadece tesadüfen, kendini dinsel davranış olarak açığa çıkardı. Dinsel davranışı, onu yalnızca yeniden adlandırdıktan sonra kavrayabiliriz.

O halde, eğer din başka bir şeyin yan ürünüyse, bu şey nedir? Gök cisimlerinin ışığının yarattığı pusulayla rotasını belirleyen güvelerin bu davranışının insandaki karşılığı nedir? Bazen tekleyerek dini var eden bu ilkel çağın avantajlı özelliği nedir? Örnekleme yoluyla size bir fikir sunacağım ancak vurgulamak isterim ki ifadem yalnızca bu konuyla ilgili kuramsal bir örnektir ve diğer bilim adamlarının benzer fikirleriyle desteklenecektir. Sorunun amaca uyun şekilde sorulması ve eğer gerekliyse yeni bir anlamla ifade edilmesi genel prensibine olan bağlılığım, herhangi belirli bir yanıta olan bağlılığımdan daha kuvvetlidir.

Benim kendine özgü varsayımım çocuklar hakkındadır. Diğer tüm ırklardan fazla olarak biz, önceki kuşakların birikimli deneyimiyle süregeliriz ve bu deneyimler korunma ve sağlıklı olabilmeleri adına çocuklara geçirilmelidir. Teorik olarak, çocuklar kişisel deneyim sayesinde bir uçurumun eşiğine fazla yaklaşmamak, denenmemiş çilekleri yememek ve timsahlarla dolu bir gölde yüzmemek gerektiğini öğrenebilirler. Ancak, en azından, çocuğun beyninde pratik yönteme egemen olan bir seçici çıkar olacaktır: ebeveynlerin sana ne anlatırlarsa anlatsınlar sorgulamadan inan. Ebeveynlerine itaat et; kabile büyüklerine itaat et, özellikle de ciddi, tehditkâr bir ruh halindelerse. Büyüklerine onları sorgulamadan güven. Genelde bu çocuklar için değerli bir kuraldır. Ancak, tıpkı güvelerde olduğu gibi, işler ters gidebilir.

Küçüklüğümde okulumun kilisesinde dinlediğim korkutucu bir vaazı hiç unutmam. Geçmişte korkunç olan şuydu: o zamanda, çocuk beynim bunu papazın amaçladığı ruh haline bürünerek kabullenmişti. Bize bir demiryolu hattının yanında talim yapan bir asker bölüğünün hikâyesini anlatmıştı. Alengirli bir anda talim subayının dikkati dağılır ve dur emri vermeyi unutur. Askerler sorgulamadan emirlere itaat etmeye öyle güzel eğitilmişlerdir ki yaklaşmakta olan bir trene aldırmadan yürümeye devam ederler. Şimdi, elbette bu hikâyeye inanmıyorum ve umarım papaz da inanmamıştır. Ancak dokuz yaşındayken buna inanmıştım çünkü bu hikâyeyi benim üzerimde otoritesi olan bir büyüğümden duymuştum. Ve o papaz bu hikâyeye ister inansın ister inanmasın, biz çocuklardan emirlere sorgusuzca, körü körüne itaat eden askerleri takdir edip, kendimize örnek olarak benimsememizi dilemişti, her ne kadar bu bir otorite figürü için mantıksız bir dilek olsa da. Kendim için konuşursam, sanırım gerçekten takdir ettik. Şimdi bir yetişkin olarak, bir çocuğun trenin altına girerek görevini gerçekleştirecek cesarete sahip olmayı isteyip istemediğini kendi arzusuyla merak ettiğine inanmanın neredeyse imkânsız olduğunu düşünüyorum. Ancak o zamanki hislerim şimdikinden oldukça farklıydı. Vaaz açıkça benim üzerimde derin bir etki bırakmıştı, çünkü hatırlıyor ve hatta size aktarıyorum.

Adil olmak gerekirse papazın dinsel bir mesaj sunmayı amaçladığını düşünmüyorum. Bu mesajı muhtemelen dinsel olmaktan çok askeriydi ki Tennyson'un 'Aydınlık Manganın Görevini' şiirin ruhuna yaraşır güzellikte okumuştu:

'Aydınlık manga İleri!'
Var mıdır umutsuzluğa düşmüş birisi?
Askerler umursamazlar ki
Tökezleyen bir askeri:
Onlar karşılık vermezler
Onlar mantık aramazlar,
Sadece emir alır ve ölürler:
Ölüm vadisine doğru
Altı yüz kişi sürüklenirler.


(İnsan sesinin en eski ve en derme çatma kayıtlarından birisi Lord Tennyson'un bizzat bu şiiri okumasıdır ve sesin geçmişin derinliklerine uzanan karanlık ve uzun bir tünelin ucundaki boşluktan geldiği izleniminin etkisi ürkütücü ancak yerindedir.) Bir üst rütbelinin bakış açısıyla, her askere emirlere uyup uymama konusunda tedbir alma yetkisini vermek çılgınlıktır. Emirlere riayet etmektense kendi inisiyatifini kullanan askerlerin ülkeleri savaşları kaybetmeye yatkındır. Ulusal bakış açısıyla bu, sağlam bir pratik yöntemi sürdürmektir, bazen bireysel felaketlere yol açsa da. Askerler olabildiğince makineleştirilmeye ya da bilgisayarlaştırılmaya talim edilir.
Bilgisayarlar söylenenleri yaparlar. Kendi programlama dillerinde verilen yönergelere köle gibi riayet ederler. Bu şekilde kelime işlem ve tablolama gibi faydalı işlemleri gerçekleştirirler. Ancak, tıpkı kaçınılmaz bir yan ürün gibi, hatalı yönergelere uymakta da eşit miktarda robotiklerdir. Herhangi bir yönergenin iyi ya da kötü etkisi olacağını belirtme imkânları yoktur. Yalnızca itaat ederler, tıpkı askerlerin yaptığı gibi. Bilgisayarları faydalı yapan bu sorgusuz sadakatleridir ve tamı tamına aynı özellik bilgisayarları kaçınılmaz biçimde yazılım virüsleri ve solucanlarına karşı savunmasız kılar. 'Beni kopyala ve bu sabit diskte bulunan tüm adreslere gönder' gibi kötü niyetli tasarlanmış bir program basitçe uygulanacak ve katsayısal potansiyeline göre gönderildiği bağlantıdaki diğer bilgisayarlar da buna riayet edeceklerdir. Aynı anda hem faydalı biçimde itaatkâr hem de virüslere karşı bağışıkh bir bilgisayar tasarlamak zor ve belki de imkânsızdır.

Eğer görüşümü savunma görevini şu ana kadar iyi yaptıysam, siz çoktan çocuk beyinleri ve din ile ilgili kanıtımı kafanızda tamamlamışsınızdır. Doğal seçilim, ebeveynleri ya da kabile büyükleri onlara ne derse desin inanmaya meyilli çocuk beyinleri inşa eder. Böylesi güvenilir itaat, sağ kalmak için önemlidir: bir güvenin ay tarafından yönlendirilmesine benzer. Ancak güvenilir itaatin yan etkisi körü körüne saflıktır. Kaçınılmaz yan ürün akıl virüsleri enfeksiyonlarına karşı savunmasızlıktır. Darwinci süregelmeyle ilgili kusursuz sebeplerden ötürü, çocuk beyinleri ebeveynlerine ve emanet edildikleri büyüklerine güvenme gereksinimi duyar. Kendiliğinden gelen sonuç şudur ki güvenen kişi iyi tavsiyeyi kötüden katiyen ayıramayacaktır. Çocuk, 'Timsahlarla dolu bir gölde yüzme" nasihatinin iyi bir nasihat olduğunu bilemeyebilir ama 'Dolunay olduğunda bir keçi kurban etmelisin, aksi takdirde yağmur yağmaz' inancı zaman ve keçi harcamanın en güzel örneğidir. Her iki öğüt de eşit miktarda eminmiş gibi görünür. Her ikisi de itibarlı bir kaynaktan gelir ve saygı buyuran ve itaat talep eden, heybetli bir ciddiyetle iletilir. Aynı durum dünya, kâinat, ahlak değerleri ve insan doğasıyla ilgili önerilerde de geçerlidir. Ve, büyük olasılıkla, çocuk büyüyüp kendi çocuklarını yetiştirmeye koyulduğunda, doğal olarak tıpatıp aynı bulaşıcı ciddi tutumla hepsini çocuklarına aktaracaktır (saçmalıkları da anlamlıları da).

Bu örnekte şunu beklemeliyiz ki, farklı coğrafi bölgelerde, farklı keyfi inançlar, ki bunların hiç birinin gerçeklere dayalı bir temeli yoktur, sonraki nesillere miras bırakılacak ve gübrenin ekinler için iyi olduğu inancında olduğu gibi, geleneksel irfanın faydalı parçaları olarak aynı görüş çerçevesinde inanılacaktır. Aynı zamanda batıl inançlar ve diğer gerçeklere dayanmayan inançların ya rastgele bir eğilimle ya da bir çeşit Darwinizm seçilimi benzeriyle yerel olarak evrimleşmesini beklemeliyiz (her nesilde değişim). Sonuçta bu durum ortak atalardan belirgin bir uzaklaşmanın örneğini sergileyecektir. Diller coğrafi ayrışma yeterince olgunlaştığında, ortak bir atanın dilinden sapmaya sürüklenirler (Bu konuya birazdan geleceğim.) Aynı durum nesilden nesile miras bırakılmış, temelsiz ve keyfi inançlar için ve de emirler için de geçerlidir; bunlar bir ihtimal, çocuk beyninin faydalı programlanabilirliğiyle kayda değer bir güç kazanmış inançlardır.

Dindar önderler çocuk beyninin savunmasızlığımın ve beyin yıkamayı erken yaşlarda yapmanın öneminin epey farkındadırlar. Cizvit iftihar kaynağı üslup, 'çocuğu bana ilk yedi yaşında verin ve ben size bir adam vereyim,' için basmakalıp (ya da şüpheli) dersek yanlış olmaz. Daha yakın geçmişte, günümüz yüz kızartıcı 'Aileye Odaklan' hareketinin öncüsü James Dobson', şu prensibi çok iyi benimsemişti: 'Gençlere öğretilenleri ve gençlerin deneyimlerini (gördüklerini, duyduklarını, düşündüklerini ve inandıklarını) kontrol altında tutanlar, ulus için geleceğin gidişatını belirler.

Ancak unutmayın, çocuk zihninin yararlı saflığına dair özgün iddiam yalnızca bir konu türüyle ilgili bir örnektir ve bu konu ay ya da yıldızlar tarafından yönlendirilen güve benzetmesi olabilir. Etnolog (Irkbilimci) Robert Hinde, Tanrı Neden Süregelir'de, antropolog Pascal Boyer, Açıklanmış Din'de ve Scott Atran, Tanrıya Inanırız'da, dinin, alışılageldik psikolojik eğilimlerin bir yan ürünü olduğu genel görüşünü birbirlerinden bağımsızca desteklemiştirler. Söylemeden geçemem, özellikle antropologların gözünde, yan ürünlerin çoğu, hem dünya dinlerinin çeşitliliğini, hem de bu farklı dinlerin ortak yönlerini vurgulamakta etkilidir. Antropologların bulguları yalnızca bize tuhaf görünür. Bunun sebebi alışılmamış bulgular olmalarıdır. Birinin dinsel inancı bu inançla yetiştirilmemiş bir diğerine tuhaf görünür. Boyer, Kamerun'daki Fang halkını araştırmıştır ki bu halk...

...cadıların bir hayvanınkine benzer ilave bir iç organı olduğuna ve bu organın geceleri uçarak diğer insanların ürünlerine zarar verdiğine ya da kanlarını zehirlediğine inanır. Ayrıca bu cadıların bazen muazzam ziyafetler için bir araya geldikleri ve ardından, bir yandan kurbanlarını mideye indirirken diğer yandan gelecekteki saldırılarını planladıkları söylenir. Halkın çoğu, bir arkadaşın arkadaşının gece cadıları köyün üstünde uçarken, bir muz ağacının yaprağında dinlenirken veya çeşitli saf kurbanlara sihirli mızraklar fırlatırken gerçekten gördüğünü söyleyecektir.


Boyer şahsi bir anekdotla devam eder:


Cambridge'teki bir üniversitede bir yemek sohbeti sırasında bu ve diğer egzotik halklardan bahsettim. Konuklarımdan birisi, önemli bir Cambridge ilahiyatçısı, bana doğru döndü ve şöyle dedi: 'İşte bu antropolojiyi hem büyüleyici hem de çok zor yapan şey. insanların böylesi safsatalara nasıl inandıklarını izah etmek zorundasın.' Bu söz beni oldukça sersemletmişti. Kendi inancının saçmalıklarına bakmadan, diğer inançları aşağılıyordu. Ben, daha uygun bir yanıt bulamadan sohbet başka yönlere kaydı.


Cambridge'li ilahiyatçının gerçek bir Hıristiyan olduğunu kabul edersek, muhtemelen aşağıdaki ifadelerin bir nevi bileşimine inandığını öne sürebiliriz:

• Atalarımızın yaşadığı zamanlarda, bir adam biyolojik bir babası olmaksızın, bakire bir anneden dünyaya geldi.
• Aynı babasız adam Lazarus isimli bir arkadaşını göreve çağırdı, ki Lazarus çok uzun zaman önce ölmüş, cesedi kokmuştu ve Lazarus acilen yaşama döndü.
• Babasız adam öldükten sonra dirildi ve üç gün saklandı.
• Kırk gün sonra, babasız adam bir dağın tepesine çıktı ve gökyüzüne yükselerek tamamen gözden kayboldu.
• Eğer kafanızın içinde gizli düşünceler geçirirseniz, babasız adam ve 'babası' (ki babası aynı zamanda kendisidir) düşüncelerinizi duyar ve buna göre davranabilir. Ayrıca dünyadaki herkesin düşüncelerini eşzamanlı olarak duyma yeteneği de vardır.
• Eğer iyi ya da kötü bir şey yaparsanız, aynı babasız adam bunların hepsini görür, hatta sadece siz yapmış olsanız bile. Gereğince cezalandırılabilir ya da ödüllendirilebilirsiniz, ölümünüzden sonra bile.
• Babasız adamın bakire annesi hiçbir zaman ölmedi ama bedenen cennete 'yükseldi'.
• Ekmek ve şarap, eğer bir papaz (testislere sahip olmak zorunda olan birisi) tarafından kutsanırlarsa, bu babasız adamın bedeni ve kanma 'dönüşüverirler.'


Objektif bir antropolog, Cambridge'te saha araştırması yaparken bu inançlar dizisini benimsemiş birinin küstahlığına maruz kaldığında sizce ne düşünebilir?

NOT: Yazının devamı: [Dine dönük psikolojik istek]