DİNE DÖNÜK PSİKOLOJİK İSTEK
Psikolojik yan ürünler görüşü doğal olarak önemli ve gelişmekte olan evrimsel psikoloji bilim dalından kaynaklanır. Evrim psikologlarına göre beyin, tıpkı görmekte evrim geçirmiş bir göz ya da uçmakta evrim geçirmiş bir kanat gibi, uzmanlık gerektiren, bir dizi veri sıralamayla meşgul olan bir organ (ya da 'parça') koleksiyonudur. Beyinde akrabalık, değiş tokuş ve duygudaşlık gibi olgularla ilgilenen parçalar vardır ve bu liste uzayarak gider. Din bu gibi bazı parçaların teklemelerinin bir yan ürünü olarak görülebilir. Örneğin diğer zihinlerin teorilerini ve birleşmeleri biçimlendiren parçalar veya grup içi üyelerin yanında, yabancıların karşısında olmanın ayrımına hükmeden parçalar. Bu parçaların her biri çocuk saflığında belirttiğim teklemeye karşı savunmasız olma durumu kapsamında, güvelerin gök cisimleri sayesinde yön tayin etmelerinin insandaki karşılığı olmaya elverişlidir. Psikolog Paul Bloom, 'Din bir yan üründür' görüşünün bir diğer savunucusu, çocukların düalistik1 bir akıl teorisine karşı doğal eğilimli olduklarını belirtir. Bloom için din bu gibi içgüdüsel ikiciliğin bir yan ürünüdür. Biz insanların, özellikle çocukların doğuştan ikicil olduğu fikrini öne sürer.
Bir ikicil, madde ve akıl arasında temel bir fark olduğunu benimser. Bir monist (tekçi) ise bunun aksine, aklın maddenin bir aksi olduğuna (bir beyin ya da bir bilgisayar beynindeki madde, gereç) ve madde olmadan var olamayacağına inanır. Bir ikicil, aklın bir tür bedenden ayrılmış ruh olduğuna inanır. Ruh bedende ikamet eder ve bu yüzden makul olarak bedeni terk edip başka bir yerde bulunabilir. İkicil herhangi bir zihinsel hastalığı bir çırpıda 'cin çarpması' olarak yorumlayabilir, bu kötü ruhların bedendeki hakimiyeti geçicidir ve 'kovulabilirler.' İkiciller en küçük fırsatı yakaladıklarında cansız fiziksel nesneleri kişileştirirler, hatta şelale ve bulutlarda şeytanlar, hayaletler görürler.
F. Antey'in 1882'de yazdığı kitabı Vice Versa (Karşılıklı Olarak), bir ikicil için anlamlıdır ancak benim gibi koyu bir tekçi için kesinlikle anlaşılmazdır. Bay Bultitude ve oğlu gizemli bir şekilde birbirlerinin bedenine geçtiklerini fark ettiler. Baba, oğlunun neşesini kırmamak için oğlunun bedeninde okula gitmek zorunda kalır; bu sırada oğlu, babasının bedeninde, acemi kararlarıyla neredeyse babasının işini batma noktasına getirir. Benzer bir olaylar dizisi P.G.Wodehouse tarafından Gülme Gazı'nda kullanılmıştır. Bu hikâyede Havershot Kontu ve bir çocuk film yıldızı, bitişik diş doktoru koltuklarında anestezi alır ve uyandıklarında birbirlerinin bedeninin içindedirler. Bir kez daha, hikâye yalnızca ikiciller için anlamlıdır. Lord Havershot'un yerini tutan ancak Lord'un bedeninin bir parçası olmayan bir şey olmalıdır, aksi halde nasıl olur da bir çocuk oyuncunun bedeninde uyanabilirdi?
Bilim adamlarının çoğu gibi ben de bir ikicil değilim ancak yine de Karşılıklı Olarak ve Gülme Gazı benim için de eğlencelidir. Paul Bloom buna şöyle bir açıklama getirecektir; aydın bir monist olmayı öğrenmiş olsam da, ben de bir tür hayvanım ve bu yüzden içgüdüsel bir ikicil olarak evrim geçirdim. Gözlerimin arkasına bir yerlere yerleşmiş ve en azından kurgusal olarak, başka birinin beynine göç edebilen bir ben olduğu fikri, entelektüel bir monist olsak da, benim ve diğer herkesin içine derinden işlemiştir. Bloom, bilhassa iyice küçük çocukların ikicil olmalarının yetişkinlere kıyasla daha olası olduğu iddiasını, deneye dayalı bir kanıtla desteklemiştir. Bu, beyinde bir ikicilik eğilimi geliştiği fikrini akla getirir ve Bloom'a göre bu eğilim dinsel görüşleri benimsemekte doğal bir yatkınlık sağlar.
Bloom, ayrıca doğuştan yaradılışçı olmaya yatkın olduğumuzu öne sürer. Doğal seçilim 'sezgisel mantıkla işlemez.' Özellikle de çocukların, herşeyde bir mesaj olduğunu düşünmesi olasıdır, tıpkı psikolog Deborah Keleman'm bir makalesinde bize bildirdiği gibi, 'Çocuklar "sezgileri olmayan teistler midir?"'Bulutlar 'yağmur içindir.' Sivri kayalar, 'hayvanların kendi kendilerini kaşıması için sivridir.' Her şeye bir amaç yüklemeye teleoloji (erekbilim) denilir. Çocuklar doğuştan erekbilimcidir ve çoğu bu sıfatından asla sıyrılamaz.
Doğuştan gelen ikicilik ve erekbilim uygun koşullar altında bizi dine uygun hale getirir, tıpkı ışık pusulası tepkilerinin güveleri kazara 'intihara' uygun hale getirmesi gibi. Doğuştan kazanılan ikiciliğimiz, bizi ruhun bedenin bütünleyici bir parçası olması görüşünden ziyade, bedende ikamet eden bir 'ruha' inanmaya hazırlar. Tıpkı bedenden ayrılmış bir ruhun bedenin ölümünden sonra başka bir yere gitmesinin kolayca hayal edilebilmesi gibi. Keza katışıksız ruh tanımlı bir ilahı çarçabuk hayal edebiliriz ki bu, karmaşık maddeden oluşmuş ve kendini sergileyen bir varlık değil ancak maddeden bağımsızca var olmuş bir varlıktır. Daha açık bir deyişle, çocuksu erekbilim din için zemin hazırlar. Eğer her şeyin bir amacı varsa bu amaçlar kime aittir? Elbette Tanrı'nındır.
O halde, güvelerin ışık pusulasının işe yararlığının insandaki karşılığı nedir? Doğal seçilim atalarımızın ve çocuklarının beyinlerindeki ikiciliği ve erekbilimi neden ayıklamıştır? Şimdiye dek 'doğuştan ikiciller' teorisiyle ilgili öngörüm, basitçe, insanların doğuştan ikicil ve erekbilimci olduğunu varsaymaktı. Ancak bunun Darwinci faydası ne olabilirdi? Dünyadaki varlıkların davranışları hakkında bilgi sahibi olmak sağ kalmak adına önemlidir ve doğal seçilimin beynimizi bunu etkili ve hızlı yapacak şekilde biçimlendirmiş olduğunu düşünebiliriz. O halde ikicillik ve erekbilimin bu yeteneğimize yararı dokunmuş olabilir mi? Bu varsayımı, filozof Daniel Dennett'in kasıtlı durum tabirinden faydalanarak anlayabiliriz.
Dennett, hayvanlar, makineler ya da insan gibi varlıkların davranışlarını kavramaya ve dolayısıyla önlem almaya çalışırken benimsediğimiz 'durumların' aydınlatıcı bir üç yönlü sınıflandırmasını sunmuştur. Fiziksel durum, tasarımsal durum ve kasıtlı durum vardır. Fiziksel durum, prensipte daima işler çünkü her şey eninde sonunda fizik kanunlarına riayet eder. Ancak nesneleri fiziksel durumu kullanarak çözmek son derece ağır kalan bir eylemdir. Karmaşık bir nesnenin hareketli parçalarının tüm etkileşimlerini hesaplamaya giriştiğimiz sırada, davranışı hakkındaki kehanetimiz büyük ihtimalle çok geç ortaya çıkacaktır. Bir bulaşık makinesi ya da yaylı tüfek gibi gerçekten tasarlanmış bir nesnenin çözümlenmesi için, tasarım durumu ekonomik bir kestirmedir. Nesnenin fiziksel özelliklerini mercek altına alarak ve tasarıma doğrudan gönderme yaparak nasıl hareket edeceğini tahmin edebiliriz. Dennett'in dediği gibi;
Hemen hemen herkes bir alarm saatinin dış kısmının en rasgele kontrolüne dayanarak ne zaman ses çıkaracağını kestirebilir. Zemberekli, pilli, güneş enerjili, pirinç dişlilerden yapılmış ve mücevher süslemeli ya da silikon aparatlı olup olmadığını bilmemek ya da bilmeyi umursamamanın önemi yoktur; sadece alarmın kurulduktan sonra ses çıkarmak üzere tasarlandığını bilmek gerekir.
Darwinci doğal seçilim gerçekte tasarlanmamış olan canlılar için tasarım durumunun bir uyarlamasına olanak tanır. Eğer kalbin kan pompalamak için 'tasarlandığını' farz edersek kalbi anlamakta kestirme bir yol kullanmış oluruz. Kari Von Frisch arılarda renk algısının incelenmesine önderlik etmiştir (renk körü oldukları Ortodoks görüşünün karşısında) çünkü çiçeklerin parlak renklerinin arıları çekmek için 'tasarlandığını' düşünmüştür. Kullandığım tırnak işaretleri yalancı yaradılışçıların bu büyük Avustralyalı zoologu kendilerindenmiş gibi göstermelerini engellemek amacıyladır. Söylemeye dahi gerek yoktur ki, Frisch tasarım durumunu uygun Darwinci terimlere kusursuzca çevirmiştir.
Kasıtlı durum bir diğer kısa yoldur ve tasarım durumundan bir gömlek daha üstündür. Bir varlığın bir amaç için tasarlanmadığı ama kendi eylemlerini idare eden maksatlı bir ajan olduğu ya da bu ajanı barındırdığı kabul edilir. Bir kaplan gördüğünüzde olası davranışını kestirmekte gecikmeseniz iyi edersiniz. Moleküllerinin fiziğine ve bacaklarının, pençelerinin ve dişlerinin tasarımına aldırmazsınız. Bu kedi sizi yemeyi amaçlamaktadır ve amacını gerçekleştirmek için bacaklarını, pençelerini ve dişlerini değişken ve becerikli yöntemlerle kullanacaktır. Davranışıyla ilgili ikinci tahmini en hızlı şekilde yapmanın yolu fizik ve fizyolojiyi unutup kasıtlı avlanmayı akla getirmektir. Tasarım durumunun gerçekte tasarlanmamış nesnelerde işe yaradığı gibi tasarlanmış nesnelerde de işe yaradığını vurgulamak isterim. Keza kasıtlı durum kasti, bilinçli amaçları olan nesnelerde etkili olduğu gibi bu özellikleri barındırmayan nesnelerde de etkili olur.
Kasıtlı durumun tehlikeli koşullarda ve çok önemli sosyal koşullarda karar almayı hızlandıran bir beyin mekanizması olarak sağ kalma değeri olması bana bütünüyle mantıklı gelir. İkiciliğin kasıtlı durumun zorunlu bir parçası olduğundan ise doğrudan emin olamayız. Bunun üzerinde durmayacağım ancak ikicil olarak tanımlanmalarının uygun olacağı farklı fikirlerden türetilecek bir tür teoriden yola çıkarak kasıtlı durumun temelini oluşturacak bir kanıt geliştirilebilir; karmaşık sosyal şartlarda ve özellikle üst sınıf kasıttan bahsediyorsak.
Dennett üçüncü sınıf kasıttan (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkek), dördüncü sınıf (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkeğin farkında olan kadın) ve hatta beşinci sınıf, (kadının, erkek tarafından istenildiğinin farkında olduğuna inanan erkeğin farkında olan kadın içine doğan şaman.) Kastın çok yüksek sınıfları muhtemelen kurguyla sınırlıdır, tıpkı Michael Frayn'ın neşeli kitabı The Tin Men'deki (Teneke Erkekler) hicivleri gibi: Nunopoulos'u gözetleyen Rick, onun, Anna'nın kendisi hakkındaki düşünceleri anlayamayan Fiddlingchild'tan ölesiye nefret ettiğinden neredeyse emin olduğunu biliyordu ve Anna da Nina'nın kendisinin Nunopoulos'un bildiklerini bildiğini biliyordu...' Ancak bu gibi kurgusal fikir dolambaçlıklarına gülebiliyor olmamız, belki de, akıllarımızın gerçek dünyada başarılı olmak üzere doğal olarak ayıklandığı yönünde önemli bir bilgi sunuyordur.
Kasıtlı durum, en azından tasarım durumu gibi düşük sınıflarda sağ kalmakta yaşamsal önemi olabilecek zamandan tasarruf ettirir. Sonuç olarak, doğal seçilim beyinleri kasıtlı durumu bir kısa yol olarak kullanmak üzere biçimlendirmiştir. Biz davranışları bizim için önemli olan varlıklara bir amaç yüklemek üzere biyolojik olarak programlanmışızdır. Bir kez daha, Paul Bloom özellikle çocukların kasıtlı durumu benimsemesinin olası olduğu deneysel kanıtını tırnak içine alır. Küçük bebekler bir nesnenin ardından çıkagelen başka bir nesneyi gördüklerinde, (örneğin, bilgisayar ekranında) kasıtlı bir ajanın etkin bir takibine şahitlik ettiklerini zanneder ve varsayılan ajan takibi sürdürmeyi durduğunda şaşkınlıklarını belli ederek bu sanılarını ispat ederler.
Tasarım durumu ve kasıtlı durum faydalı beyin mekanizmalarıdır ve sağ kalma için gerçekten dikkat edilmesi gereken varlıklar hakkındaki önseziye ivme kazandırırlar, tıpkı yırtıcı hayvanlar ya da olası arkadaşlar gibi. Fakat tıpkı diğer beyin mekanizmalarında olduğu gibi, bunlar da tekleyebilir. Çocuklar ve ilkel insanlar hava koşullarına, dalga ve akıntılara, düşen kayalara gaye yüklerler. Hepimiz makineler konusunda aynı şeyi yapmaya meyilliyiz. Özellikle de bizi hayal kırıklığına uğrattıklarında. Birçoğumuz Basil Favvlty'nin Gourmet Night'ı bir felaketten kurtarmak için yola çıktığı hayati önem taşıyan görevi sırasında arabasının arıza yapmasını hastalıklı bir şekilde hatırlarız. Arabaya insaflı bir uyarı çeker, üçe kadar sayar, ardından arabadan iner, eline bir ağaç dalı alır ve kısa bir süre geçmesinin ardından arabayı döver. Hepimiz bunu yaptık, en azından bazı anlarda, bir araba değilse de bir bilgisayarla. Justin Barrett, hiperaktif ajan tespit cihazını HATC akronimiyle bize sunmuştur. İnsanlar hiperaktif bir biçimde ortada hiçbir şey yokken ajanlar üretir ve bu, aslında doğanın sadece ilgisiz olduğu bir yerde kötülük ya da merhamet olduğundan kuşkulanmamıza yol açar. Bazen kendimi bisiklet zinciri gibi cansız ve masum nesnelere karşı acımasızca kin beslerken yakalarım. Cambridge'teki Fitzvvilliam Müze'sinde çözülmüş ayakkabı bağcıklarıyla gezerken merdivenlerden düşen ve paha biçilmez üç "Qing Dynasty" vazosu kıran bir adamın dokunaklı hikayesi yakın zamanda kulaktan kulağa yayılmıştı: 'Vazoların içine girdi ve hepsi milyonlarca parçaya ayrıldı. Personel oraya geldiğinde hala ağzı bir karış açık orada öylece oturmuş bekliyordu. Herkes afallamıştı ve adamın etrafında sessizce bekleşiyorlardı. Adam ise bir yandan bağcıklarını işaret etmeyi sürdürüyor bir yandan da şöyle diyordu, “İşte bunlar; suç bağcıkların.”
Dinin bir yan ürün olduğu yönündeki diğer açıklamalar Hinde, Shermer, Boyer, Atran, Bloom, Dennett, Keleman ve diğer birkaç kişi tarafından öne sürülmüştür. Bilhassa ilgi çekici bir olasılık Dennett tarafından dile getirilmiştir ki bu, dinin mantıksızlığının, beyindeki belirli bir yapısal mantıksız mekanizmanın yan ürünü olduğunu belirtir: Muhtemelen genetik faydaları olan, âşık olma eğilimimizin.
Antropolog Helen Fisher Neden Âşık Oluruz'da, romantik aşk deliliğini ve kesinlikle zorunlu eğilimlerle kıyaslanmasının gereksizliğini çok güzel izah etmiştir. Bu konuyu bu bakış açısıyla ele alın. Bir erkeğin bakış açısıyla, diyebiliriz ki, tanıdığı kadınlar arasından herhangi bir kadının en yakın rakiplerinden yüz kat daha hoş olması inandırıcı değildir, oysa bu kadına 'aşık olduğunda' onu diğerlerinden yüz kat daha hoş olarak tanımlaması olasıdır. Elverişli yapıda olduğumuz fanatik tekeşliliğe bağlılıktan ziyade, zıt yöndeki bir tür 'polyamory' daha akılcıdır. (Polyamory, karşı cinsten birkaç bireyi aynı anda sevilebileceği inancıdır, tıpkı birçok şarap çeşidi, birçok besteci, kitap veya spor dalının aynı anda sevilebilmesi gibi.) Bir tane çocuk, ebeveyn, kardeş, öğretmen, arkadaş ya da ev hayvanından daha fazlasını sevebilme fikrini mutlulukla onaylarız. Böyle düşündüğünüzde, evlilik aşkından beklediğimiz hepten ayrıcalık kesinlikle ve kesinlike esrarengiz değil midir? Evet bunu umut ederiz ve başarmaya giriştiğimiz de budur. Bunun bir sebebi olmak zorundadır.
Helen Fisher ve diğerleri göstermişlerdir ki aşık olmak beyni eşsiz durumlara sokar. Bu durumlar son derece özgündür ve sinirler üzerinde etkin kimyasalların (gerçekte doğal uyuşturucular) tetiklenmesiyle ortaya çıkarlar. Evrim psikologları Helen'la şu noktada hemfikirdirler ki, mantıksız kalp çarpıntısı, ortak ebeveynliğe olan sadakati garantiye alan ve birlikte bir çocuk yapmaya yetecek kadar uzun süre dayanan bir mekanizma olabilir. Hiç kuşku yok ki Darwinci bakış açısıyla bu, her türlü sebepten ötürü, iyi bir partner seçmekte önemli bir etkendir. Ancak seçim bir kez yapıldığında (kötü bir seçim olsa da) ve bir çocuk ortaya çıktığında, en azından çocuk sütten kesilene kadar bu seçime iyi ve kötü günde bağlı kalmak daha önemlidir.
Mantıksız din, sahiden de doğal seçilim tarafından âşık olmak için ayıklanmış mantıksız beyin mekanizmalarının bir yan ürünü olabilir mi? Dinsel inanç hiç şüphesiz âşık olmakla aynı karakterde bir yapıdadır (ve her ikisi de bağımlılık yapıcı bir uyuşturucunun etkisinin niteliklerinin çoğunu taşır1). Nöropsikiatrist John Smythies iki tür düşkünlükle etkinleşen farklı beyin bölgeleri arasındaki belirgin farklara dikkatimizi çeker. Yine de birkaç benzerliğe de değinmiştir:
Dinin birçok yüzünün bir yönü de, bir doğaüstü kişiye odaklanmış, (örnek Tanrı), şiddetli aşk ve buna ek olarak bu kişinin ikonlarma gösterilen derin saygıdır. İnsan hayatı geniş ölçüde bencil genlerimiz ve destek süreçleriyle güdülür. Daha kesin bir destek dinden kaynaklanır: Sevilmenin ve tehlikeli bir dünyada korunmanın sıcak ve rahatlatıcı hisleri, daha az ölüm korkusu, zor zamanlarda edilen dualara yükseklerden gelen yardım ve benzerleri. Bunun gibi, gerçek bir kişiye duyulan romantik aşk (genelde diğer cinsiyetten) diğer ve ilgili kesin destekler üzerinde benzer şiddetli yoğunlaşmalar ortaya koyar. Bu duygular diğer kişinin simgeleriyle tetiklenebilir; mektuplar, fotoğraflar ve hatta Viktorya zamanında olduğu gibi saç bukleleri. Âşık olma hali birçok fizyolojik etkiyi yanında getirir ki buna bir fırın gibi yanmayı örnek verebiliriz.
Âşık olmak ve din arasındaki kıyaslamayı 1993 yılında, dine tutulan bir bireyin belirtilerinin, 'daha yaygın olan cinsel tutkuda birleşenlerin belirtilerine şaşırtıcı düzeyde benzediğini keşfettiğimde yaptım. Bunun beyin üzerinde aşırı kuvvetli bir etkisi vardır ve bazı virüslerin bundan faydalanmak üzere evrim geçirmeleri şaşırtıcı değildir' (Burada virüs ifadesi bir mecazdır ve dinleri kasteder: makalemin başlığı 'Akıl Virüsleri' idi). Avila'lı Aziz Teresa'nın orgazm etkisindeki görüşünün o kadar kötü bir şöhreti vardır ki burada yeniden aktarılması pek fayda sağlamayacaktır. Filozof Anthony Kenny daha ciddi bir tavır ve daha nazik ifadelerle transmutasyon1 gizemine inanmayı bir şekilde becerenlerin gereksinim duyduğu teorik sevinci, kendi tecrübelerinden yola çıkarak dokunaklı bir anlatımla paylaşır. Roma Katolik Kilisesi papazı unvanını kazanmasının ardından, Aşai Rabbani ayiniyle ilgili ilk hislerini şu sözleriyle tasvir eder:
Aşai Rabbani Ayini'nin ilk aylarda bende yarattığı coşkuyu hala dün gibi hatırlarım. Normalde ağırkanlı ve miskin birisiyken, ayrıcalıklı olduğum önemli görevimi yerine getireceğimi düşündüğümde yataktan erken kalkar, tamamen ayılır ve epey heyecanlanırdım... Beni en çok etkileyen, İsa'nın bedenine dokunmak ve bir papazın İsa'ya olan yakınlığıydı. Kutsama töreni konuşmalarının ardından gözlerimi Kutsanmış Ekmek'ten alamazdım, tıpkı sevdiğinin gözlerinin içine bakan bir âşık gibi bakışlarım yumuşardı... Papazlığımın bu ilk günleri zihnime, görev üstlenme ve ürkek mutluluk günleri olarak kazındı; Kıymetli ve kırılgan bir histi bu, tıpkı uygunsuz bir evlilik gerçeğiyle sona eren bir romantik aşk macerası gibi.
Güvenin ışık pusulası tepkisinin karşılığı görünüşte mantıksız ancak bir o kadar faydalı olan, karşıt cinsiyetten bir kişiye ama sadece bir kişiye duyulan aşktır. Tekleyen yan ürün (mum ışığına uçmanın karşılığı) Yehova'ya (ya da Bakire Meryem ya da Aşai Rabbani ayin ekmeği ya da Allah'a) aşık olmak ve bu aşkın motive ettiği saçma eylemleri sergilemektir.
Biyolog Lewis Wolpert, Kahvaltıdan Önce Altı İmkânsız Şey'de, yapıcı mantıksızlık görüşünün bir genelleştirmesi olarak görülebilecek bir iddiada bulunur. Vurgulamak istediği, kuvvetle mantıksız inancın kararsızlığa karşı bir savunma olduğudur: 'Eğer hayat kurtaran inançlara sadakatle bağlı olunmasaydı, insan evriminin ilk zamanlarında bunun sakıncaları olurdu. Örneğin, avlanırken ya da alet edevat imal ederken fikirlerin sürekli değişmesi ciddi bir zarar verirdi.' Wolpert'in görüşünün içeriği, en azından bazı koşullar altında, mantıksız bir görüşte sebat etmenin kararsız olmaktan daha iyi olduğudur, üstelik yeni bulgular ya da muhakemeler belirli bir değişimi desteklese bile. 'Âşık olma' görüşünü özel bir durum olarak görmek kolaydır ve bu kapsamda, Wolpert'in 'mantıksızlıkta ısrar' görüşünü, saçma dinsel davranışların başlıca cephelerini açıklayabilecek bir diğer faydalı psikolojik eğilim olarak görmek oldukça makuldür. (bir diğer yan ürün)
Kitabı Toplumsal Evrim'de, Robert Trivers 1976 senesinde ürettiği kendini kandırma teorisinin ayrıntılarına girmiştir:
"Kendini kandırma", gerçeği bilinçli zihinden saklamaktır ki bu diğer insanlardan saklamaktan daha iyidir. İnsan soyunda, kurnaz gözlerin, terlemiş avuçların ve boğuk seslerin kandırma girişiminin bilinçli ruh haline eşlik eden stresi işaret edebileceğini onaylarız. Kandırma eyleminden bilinçsiz hale gelerek, hilekâr kimse bu işaretleri gözlemcisinden saklar. Böylece kandırmaya eşlik eden sinirlilik hali olmaksızın, bu kimse istediği kadar yalan söyleyebilir.
Antropolog Lionel Tiger iyimserlik: Umudun Biyolojisi'nâz benzer bir ifade kullanır. Az önce değindiğimiz yapıcı mantıksızlığın sınıfına bağlantı Triver'in paragrafında 'algısal savunma' ile sağlanmıştır:
İnsanların bilinçli olarak görmek istedikleri şeyi görmeleriyle ilgili bir eğilim vardır. Abartısız bir tanımla, insanlar olumsuz çağrışımları olan şeyleri görmekte güçlük çekerken, olumlu etki bırakanları yükselen bir huzur hissiyle görürler. Mesela, endişe çağrıştıran kelimeler, ister bireyin kişisel geçmişinden ister deneyime dayalı tahrif dolayısıyla, ilk kez kavranmalarının öncesinde azami açıklamalar gerektirir.
Bunun dinin hüsnükuruntusuyla olan ilişkisini hecelemek gerekmez. Dinin tesadüfi bir yan ürün olduğu genel teorisi (faydalı bir şeyin teklemesi) savunmayı istediğim bir teoridir. Ayrıntılar çeşit çeşit, karmaşık ve tartışılırdır. Örnek verirken 'saf çocuk' teorimi genel 'yan ürün' teorilerinin bir temsilcisi olarak kullanmaya devam edeceğim. Bu teori (çocuk beyni, sağlam sebeplerden ötürü, akıl 'virüsleri' enfeksiyonlarına karşı savunmasızdır) eksikmiş izlenimi bırakacaktır. Akılları savunmasız olabilir ancak neden şu virüse karşı değil de bu virüse karşı savunmasızdır? Bazı virüsler savunmasız zihinlere bulaşmakta özellikle mi uzmandırlar? Neden 'enfeksiyon' din olarak beliriyor da başka bir şey olarak belirmiyor? Bu başka bir şeyle şunu ima etmek istiyorum; çocuk beynine bulaşan safsatanın belirli bir çeşidinin önemi yoktur. Bir kez bulaştığında safsatanın çeşidi her ne olursa olsun çocuk büyüyecek ve aynı safsata bir sonraki nesle de bulaşacaktır.
Frazer'in Altın Dal'ı gibi antropolojik bir etüt, saçma insani inançların çeşitliliği konusunda bizi şaşkına çevirir, insanlar bir kültürü bir kez benimsediklerinde bu kültürü sürdürmekte ısrar eder, geliştirir ve farklılaştırırlar ki bu bir bakıma biyolojik evrimi anımsatmaktadır. Yine de Frazer bazı genel prensipler keşfetmiştir, mesela 'homeopatik büyü.' Buna göre büyüler ve tılsımlar etkilemeyi hedefledikleri gerçek dünya nesnelerinin bazı sembolik yönlerini ödünç alır. Acı sonuçlar doğuran bir diğer örnek ise, toz haline getirilen gergedan boynuzunun afrodizyak özellikleri taşıdığına inanılmasıdır. Baştan aşağı saçma olan bu efsane, gergedanın boynuzunun erekte olmuş bir penise benzemesinden ileri gelir. 'Homoeopatik büyünün' alabildiğine yaygın olması savunmasız beyinlere bulaşan bu saçmalığın bütünüyle tesadüfi olmadığı ama keyfi bir safsata olduğu fikrini uyandırır.
Doğal seçilimin faaliyetleriyle ilgili olup olmadığını merak etmek açısından biyolojik benzetmenin bir değerlendirmesi ilgi çekicidir. Bazı fikirler gerçekten çekici, değerli veya bazı psikolojik eğilimlere uyumlu olmaları sayesinde, yayılma konusunda diğer fikirlerden üstün müdür? Ve bu tıpkı doğal seçilimin canlılardaki evrime bir açıklama sunması gibi, gördüğümüz şekliyle doğanın ve güncel dinlerin niteliklerinin bir açıklaması olabilir mi? Buradaki 'değerli' sözcüğünün yalnızca sağ kalma ve yayılma kabiliyetiyle ilgili olduğunu bilmek önemlidir. Değerli olarak nitelendirilen bir fikrin, insan olarak gurur duyabileceğimiz olumlu bir değer yargısı hak ettiği söylenemez.
Bir evrimsel örneğin herhangi bir doğal seçilimin etkisinde olması zorunlu değildir. Biyologlar, bir genin bir nüfus içinde yayılabilmesi için iyi bir gen değil ama şanslı bir gen olmasının bile yeterli olduğunu bilirler. Buna genetik sürüklenme deriz. Benzer görevdeki doğal seçilimin burada ne kadar önemli olduğu tartışmalıdır. Ancak artık, moleküler genetiğin meşhur tarafsız teorisi geniş ölçüde kabul edilmektedir. Eğer bir gen kendisiyle tıpatıp aynı etkideki başka bir tipe dönüşüyorsa, fark tarafsızdır ve seçilim bu iki gen arasından bir seçim yapamaz. Bununla beraber, istatistikçilerin nesiller üzerinden örnekleme hatası dedikleriyle, bu değişime uğramış yeni yapı doğal olarak gen havuzundaki orijinal yapının yerini alabilir. Bu, moleküler seviyede gerçek bir evrimsel değişimdir (bütün organizmaların dünyasında herhangi bir değişim görülmese bile.) Ayrıca seçilimsel üstünlüğe hiçbir şey borçlu olmayan etkinlik göstermeyen bir evrimsel değişimdir.
Genetik sürüklenmenin kültürel eşdeğeri, dinin evrimini aklımızdan geçirirken göz ardı edemeyeceğimiz inandırıcı bir seçenektir. Dil yarı biyolojik bir yolla evrim geçirir ve evrimin yönü adressiz görünür ki bu adeta gelişigüzel bir gidişattır. Dil, genetiğin asırlar zarfında yavaş yavaş değişen kültürel bir benzeriyle sonraki nesillere devrolur ta ki çeşitli evrimsel aşamalar karşılıklı anlaşmazlığa varana kadar. Dil evriminin bir kısmının bir tür doğal seçilimin etkisi altında olması olasıdır ancak bu iddia çok inandırıcı değildir. Aşağıdaki satırlarda bu gibi bazı görüşlerin dildeki önemli akımlara nasıl çözüm getirdiğini açıklayacağım, tıpkı İngilizcede 15 ve 18. Yüzyıllar arasında cereyan eden Büyük Ünlü Değişimi gibi. Ancak böylesi işlevsel bir varsayım, incelediğimiz konuların çoğunun açıklaması için gerekli değildir. Dilin genelde gelişigüzel genetik sürüklenmenin kültürel eşdeğeriyle evrimleştiği olası görünmektedir. Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde Latince dili, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Fransızca, Romence ve bu dillerin çeşitli lehçelerine sürüklenmiştir. Bu evrimsel değişikliklerin yerel avantajlar ya da ' seçilim baskılarını' yansıttığını söyleyemeyiz.
Sanırım dinler tıpkı dillerde olduğu gibi, gayet keyfi başlangıçlardan, şu an gözlemlemekte olduğumuz şaşırtıcı (ve bazen tehlikeli) düzeydeki çeşitlilik zenginliğini oluşturmaya elverişli bir gelişigüzellikle evrim geçirmiştir. Aynı zamanda, insan psikolojisinin temel tekdüzeliğinin eşliğindeki bir tür doğal seçilim da bunu bir parça etkilemiş olabilir çünkü farklı dinlerin apaçık ortak özellikleri vardır. Örneğin birçok din, objektif olarak mantıksız ancak öznel olarak albenili bir ilke öğretir ki buna göre kişiliklerimiz bedensel ölümün ardından sağ kalırlar. Ölümsüzlük fikri sağ kalmak ve yayılmakta çok başarılıdır çünkü hüsnükuruntu sağlar. Ve hüsnükuruntu önemlidir çünkü insan psikolojisinde, inancın arzuyla renklendirilmesi gibi neredeyse evrensel bir eğilim vardır.
Öyle görünüyor ki dinin çoğu özelliği, sadece kendisinin ve insanoğlunun endişelerini karşılayan ifadelerinin sağ kalmasına yardımcı olmaya uygundur. Bu uygunluk 'akıllı tasarımcı' tarafından mı meydana getirilmiştir yoksa doğal seçilim mu? Cevap muhtemelen her ikisidir. Tasarım konusunda, dindar önderler dinin sağ kalmasına yardımcı olan aldatmacaları etraflıca ifade etmekte bir hayli yeteneklidirler. Martin Luther, mantığın dinin en önemli düşmanı olduğundan haberdardı ve sık sık dinin tehlikelerini dile getirdi: 'İnancın sahip olduğu en büyük düşman mantıktır; dini konuların yardımına asla koşmaz ancak ilahi lakırdılarla eninde sonunda savaşır ve Tanrı'dan doğan herşeye küçümser bir tavırla yaklaşır. Ayrıca: 'Her kim bir Hıristiyan olmak isterse, aklının gözlerini oymalıdır.' Ve ayrıca: 'Mantık tüm Hıristiyanlarda tükenmiş olmalı.' Luther, bir inancın saçma görüşlerine mantıklı bir hava katarak bu inancı desteklemekte hiç zorluk çekmezdi. Ancak bu iyiliği onun ya da herhangi bir başkasının tasarlaması zorunlu değildir. Bu inanç bir tür (genetik olmayan) doğal seçilimle gelişmiş olabilir ve bu durumda Luther, tasarımcı değil ama inancın etkisinin uyanık bir gözlemcisi olur.
Geleneksel Darwinci gen seçiliminin, dini bir yan ürün olarak meydana çıkaran psikolojik eğilimleri ayıkladığı düşünülebilse de, ayrıntılar üzerinde etkisi açık değildir. Nitekim bir tür seçilim teorisini bu ayrıntılarla ilişkilendireceksek, genleri değil kültürel eşdeğerlerini incelemeliyiz. Acaba dinler memler gibi kişisel özelliklerden mi çıkagelmiştir?
NOT: Yazının devamı: [Sakin ol çünkü memlerin üzerinde yürüyorsun]













0 yorum:
Yorum Gönder