KARGOKÜLTLER
Brian'ın Hayatfnda, Monty Python takımının doğru anladığı birçok şeyden birisi, yeni bir dinsel tutkunun harekete geçebilmekteki olağanüstü hızıydı. Neredeyse bir gecede türeyebilir ve sonra kültürün içine girer ki burada endişe verici düzeyde baskın bir rol oynayacaktır. Pasifik Melanezya ve Yeni Gine 'kargokültleri' gerçek hayattan en bilindik örneği teşkil ederler. Bu kültlerin bazılarının bütün geçmişi, başlangıçtan bitişe kadar, hafızalara kazınmıştır. Kökenleri güvenilirce doğrulanmamış İsa inancının aksine, olayların akışının tamamının gözlerimizin huzuruna serildiğini gözlemliyoruz (ve bu halde bile, göreceğimiz üzere, bazı ayrıntılar artık ortadan kaybolmuştur.) Hıristiyanlık inancının neredeyse kesin, çok benzer bir yolla başladığını ve başlangıçta aynı yüksek hızda yayıldığını düşünmemek elde değil.
Kargokültleri konusunda en bilirkişi olarak David Attenborough'u tayin ettim ve kendisi Cennetin Arayışı isimli kitabını bana epey içtenlikle sundu. Sunduğu bir model, on dokuzuncu yüzyıldaki ilk kültlerden, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde gelişen en ünlülerine kadar tüm kültler için geçerlidir. Öyle görünüyor ki her hikâyede ada halkları, adalarını istila eden beyaz göçmenlerin sınırsız varlıkları altında eziliyorlar, buna yöneticiler, askerler ve misyonerler dâhil. Bu insanlar bir ihtimal Arthur C.Clarke'm Üçüncü İlkesi'nin kurbanlarıdır ki buna Bölüm 2'de değinmiştim: 'Yeterli düzeyde ilerlemiş herhangi bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.'
Ada halkları beyaz adamın tadını çıkardığı mucizelerin hiç birini kendisinin üretmediğini fark etti. Eşyalar tamir edilmeleri gerektiğinde başka yerlere gönderiliyordu ve yenileri gemiler ve daha sonraları uçaklarla 'kargo' olarak gelmeye devam ediyordu. Beyaz adamın bir şey ürettiği ya da tamir ettiği hiç görülmemişti ve aslında faydalı iş olarak nitelendirilebilecek hiçbir şey yapamıyordu beyaz adam (bir masanın arkasında oturup kâğıt karıştırmak belli ki bir tür dini özveriydi.) O halde 'kargo' da doğaüstü bir kaynaktan geliyor olmalıydı. Ve sanki bunu onaylarcasına, beyaz adamlar yalnızca ayinsel seremoni olarak değerlendirilebilecek bir takım eylemler sergiledi:
Uzun direkleri tellerle sabitlediler; ışıkta parlayan kutuların üzerine oturup bir şeyler dinlediler ve tuhaf gürültüler yapıp boğulurcasma sesler çıkardılar; yerel halkı birbirinin aynı kıyafetler giymeye ikna ettiler ve onları bir yukarı bir aşağı uygun adım yürüttüler; ki bundan daha gereksiz bir uğraş üretmek neredeyse imkansızdır. Ve akabinde yerli halk gizemin cevabını tesadüfen buldu. Beyaz adam bu anlamsız eylemler, yani ayinleri kullanarak tanrıları bu kargoları göndermeye ikna ediyordu. Eğer yerli halk kargo istiyorsa, o halde onlar da aynı şeyi yapmalıydı.
Çarpıcıdır ki, benzer kargokültler, hem coğrafik hem de kültürel olarak birbirinden oldukça uzak adalarda, bağımsızca türemiştir. David Attenborough anlatmaya şöyle devam ediyor:
Antropologlar Yeni Kaledonya'da iki, Solomons'da dört, Fiji'de dört, Vanuatu'da yedi ve Yeni Gine'de ellinin üstünde farklı salgın olduğunu saptadılar. Çoğu bir diğerinden bağımsız ve bağlantısızdı. Bu inançların çoğunda, vahiy günü geldiğinde belirli bir Mesih kargoyu getirecekti.
Birçok bağımsız ancak benzer kültün bağımsızca kök salması, genel insan psikolojisinin tek bir hedefte birleştirici özelliğini akla getiriyor.
Vanuatu'daki Tanna isimli bir adada cereyan eden ünlü bir kült (bu ada 1980 yılından sonra Vanuatu olarak bilinir) hala geçerliliğini yitirmemiştir. Bu kült John Frum adlı bir mesih figüründe yoğunlaşır. Resmi hükümet kayıtlarmdaki John Frum belgeleri sadece 1940 yılına kadar geriye gider ancak böylesi güncel bir efsanede dahi, bu şahsın gerçekten yaşayıp yaşamadığının yanıtı çok net değildir. Bir efsanedeki tanımına göre, bu adam tiz sesli, kısa boylu ve kır saçlı birisidir ve parlak düğmeleri olan bir palto giyer. Tuhaf kehanetlerde bulunur ve yerli halkı misyonerlere karşı düşman etmeyi hedefler. Sonuçta, dünyaya ikinci kez geleceği ve yanında cömert bir kargo getireceği sözünü vererek, atalar diyarına göç eder. Vahiy görüşünde bir 'büyük felaket' de vardır; Dağlar dümdüz olacak ve vadiler dolacak; Yaşlılar zindeliklerine tekrar kavuşacak, hastalıklar yok olacak; beyaz adam bir daha hiç dönmemek üzere adadan sürgün edilecek ve bu öylesine zengin içerikli bir kargo olacak ki her yerli her istediğine sahip olacak.'
Yerel yönetim için daha endişe verici olan ise, John Frum'un ikinci gelişinde yeni bir para sistemi getireceği ve bu paraların üzerinde hindistan cevizi figürü bulunacağı kehanetinde bulunmasıydı. Bu yüzden herkes beyaz adamın yaydığı paralardan kurtulmalıydı. Böylece, 194İ'de fırtınalı bir para harcama cümbüşü baş gösterdi; insanlar çalışmayı durdurdu ve ada ekonomisi ciddi biçimde yara aldı. Koloni başkanları bu akımın elebaşlarmı tutuklattı ancak kültün önünü kesmek adına hiçbir şey yapamadılar ve misyon kiliseleri ve de okulları sükunete büründü.
Kısa süre sonra, yeni bir kült gelişti ve buna göre John Frum Amerika'nın Kralıydı. Bu sefer Amerikan askerleri adaya hızır gibi yetişti ve ne şanstır ki bu askerler arasında adalılar gibi gariban olmayan siyah adamlar da vardı:
Bu siyah adamlar tıpkı beyaz adamlar gibi kargo açısından varlıklılardı. Tanna adasını büyük bir coşku fırtınası sardı. Vahiy gününün eli kulağındaydı. Görünüşe bakılırsa herkes John Frum'un gelişi için hazırlanıyordu. Liderlerden birisi John Frum'un Amerika'dan uçakla geleceğini söyledi ve yüzlerce adam uçağın inebileceği küçük bir havaalanı yapmak için adanın ortasındaki çalılık araziyi temizlemeye koyuldu.
Bu küçük havaalanı bambudan imal edilmiş bir kontrol kulesiyle idare ediliyor, 'hava trafik kontrolörleri' tahtadan, sahte kulaklıklar takıyordu. 'Pistte' John Frum'un uçağını piste inmeye cezbetmek için tasarlanmış, dekor vazifesi gören sahte uçaklar bile vardı.
1950'de, genç David Attenborough John Frum kültünü mercek altına almak için yanına bir kameraman alarak (Geoffrey Mulligan) Tanna'ya ulaşmak üzere denize açıldı. Bu inanca ait birçok bulgu elde ettiler ve son olarak yüksek rahip Nambas isimli bir adamla tanıştılar. Nambas Mesih John kültüne oldukça aşinaydı ve hatta onunla düzenli olarak 'radyo' sayesinde görüştüğünü iddia ediyordu. (John'a ait olan) bu radyo, beli elektrik telleriyle çevrili bir yaşlı kadından ibaretti. Kadın transa geçiyor ve anlamsız, abuk subuk sözler ediyordu ki bunları Nambas John Frum'un sözleri olarak tercüme ediyordu. Nambas Attenborough'un kendisini görmeye geldiğini önceden bildiğini iddia ediyordu çünkü John Frum bunu ona 'radyodan' iletmişti. Attenborough 'radyoyu' görmeyi talep etti ancak (sebep gösterilmeden) bir ret cevabı aldı. Konuyu değiştirdi ve Nambas'a John Frum'u bizzat görüp görmediği sordu:
Nambas başını dinç bir şekilde sallayarak onay verdi. 'Ben onu çok görmek.'
'Peki nasıl görünüyor?'
Nambas parmağıyla beni dürttü 'Sana benzemek. Beyaz suratlı. Uzun boylu adam. Uzun zamandır Güney Amerika'da yaşamak.'
Bu detay daha önce bahsettiğim John Frum'un kısa boylu bir adam olduğu bilgisiyle çelişiyor. Evrim geçiren efsaneler işte böyledir. John Frum'un döneceği günün tarihi 15 Şubat olacağına inanılıyordu ancak yıl bilinmiyordu. Her yılın 15 Şubat'ında Frum taraftarları onu hoş karşılamak için bir dinsel seremoni düzenliyorlardı. John şimdilik dönmemişti ancak cesaretlen hiç kırılmadı. Attenborough Sam isimli bir kült meraklısıyla da sohbet etmiş:
'Fakat Sam, John'un söylediği kargonun geliş tarihinin üstünden tam on dokuz yıl geçti. Söz verdi ve söz verdi ama kargo hala gelmedi. On dokuz yıl beklemek için çok uzun bir süre değil mi?' Sam yere bakmayı kesti ve gözlerini bana dikti. 'Eğer sen İsa'nın gelmesi için iki bin yıl bekleyebiliyorsan ve o gelmiyorsa, o halde ben de John için on dokuz yıldan fazla bekleyebilirim.'
Robert Buckman'ın kitabı Tanrı Olmadan da İyi (huylu) Olabilir miyiz} Bir John Frum havarisinin yukandakine benzer, takdire şayan bir cevap yapıştırmasını aktarır. Bu alıntıda bahsi geçen kişi, David Attenboroug'tan yaklaşık kırk yıl sonra adaya giden Kanadalı bir gazetecidir.
Kraliçe ve Prens Philip bölgeyi 1974 yılında ziyaret ettiler ve Prens daha sonradan ilahlaştırılarak John Forum benzeri bir kültün doğmasına neden oldu (yineliyorum ki din evriminde ayrıntıların ne kadar hızlı değişebildiğine tanık oluyoruz.) Prens, beyaz denizci üniforması üzerinde etkileyici bir sembol olan ve tüylü bir başlık takan yakışıklı bir adamdır ve herhalde şaşırtıcı değildir ki, Kraliçe'nin aksine, sırf bu yüzden yüceltilmiştir. Ayrıca bu kültürdeki bir ada halkının dişi bir tanrıçayı benimsemesi oldukça güçtür.
Güney Pasifik kargokültlerinin üzerinde çok durmak istemiyorum. Ancak dinlerin neredeyse bir hiçten türemelerinin çağdaş, kusursuz bir örneğini temsil etmekteler. Dinlerin kökeniyle ilgili genel olarak dört ders verirler ve bunlara burada özetle değineceğim. İlk ders, bir inancın türemekteki inanılmaz hızıdır. İkinci ders, kaynaklanma sürecinin izlerinin üstünü örtmekteki hızdır. John Frum gerçekten yaşamış olsaydı, hafızalarda da canlı kalırdı. Oysa bu kadar yakın geçmişteki bir olasılıkta dahi, yaşayıp yaşamadığı kesin değildir. Üçüncü ders farklı adalarda benzer kültlerin bağımsızca ortaya çıkmasından kaynaklanır. Bu benzerlikler üzerine düzenli bir çalışma bize insan psikolojisi ve dine duyarlılığıyla ilgili bilgiler sunabilir. Dördüncü ders, kargokültler benzerdir, yalnızca birbirlerine değil aynı zamanda eski dinlere de. Dünya genelinde yaygın olan Hıristiyanlık ve diğer eski dinler büyük bir ihtimalle tıpkı John Frum'un kültü gibi yerel kültler olarak başladılar. Doğrusu, Oxford Üniversitesi Yahudi Bilimleri Profesörü Geza Vermes gibi bilim adamları, İsa'nın o zamanlarda Filistin'de ortaya çıkan birçok karizmatik figürlerden (hoşa giden beden ve kişilik) yalnızca bir tanesi olduğunu ve bu bölgede benzer birçok efsane dolaştığını söylerler. Bu kültlerin büyük çoğunluğu günümüzde kaybolmuştur. Bu bakış açısıyla, geriye kalan tek inanç bugün yüz yüze geldiğimizdir. Ve yüzyıllar aşıldıkça, süregelen evrimle (memetik seçilim, tabi eğer bu yorum hoşunuza gittiyse) karmaşık sisteme dönüşecektir (ya da bundan ziyade, birbirinden uzaklaşan torun sistemler dizisine.) Karmaşık sistem günümüzde dünyanın büyük bir bölümünde egemendir. Haile Selassie, Elvis Presley ve Prenses Diana gibi çağdaş karizmatik figürlerin ölümleri kültlerin hızlı yükselişi ve ardından gelen memetik devrimi incelemek adına farklı fırsatlar yaratmaktadır.
Dinlerin kökeni hakkında tüm söylemek istediğim bunlardı, tabi 10. bölümde, dinin karşıladığı psikolojik 'gereksinimler' başlığının altında çocukluk fenomeni 'hayali arkadaştan' bahsederken yineleyeceğim kısa özet hariç.
Ahlakın köklerinin genelde dine bağlı olduğu düşünülür ve bir sonraki bölümde bu görüşü sorgulamak niyetindeyim. İspat etmek istediğim varsayımım ahlakın kökeninin de başlı başına Darwinci sorgulamanın bir konusu olma olasılığıdır. Şöyle bir soru sormuştuk: Dinin Darwinci bakış açısıyla süregelme sebebi nedir? O halde aynı soruyu ahlak için de sorabiliriz. Aslında ahlakın büyük olasılıkla dinden daha eski bir geçmişi vardır. Din üzerine tartışırken soruyu geri çekip, yeniden ifade etmemiz gibi, ahlakın da başka bir şeyin yan ürünü olarak düşünülebileceğini göreceğiz.
Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı (Sayfa, 191-196)
Kuzey Yayınları / ISBN: 978-315-11-1













1 yorum:
kitapta beni en çok etkileyen bölümdü bu
Yorum Gönder