Haberler

Haberler
Richard Dawkins - Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak

3 Mart 2011 Perşembe

Kayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz? | 2. Bölüm


DENİZ SEVİYESİNİN ÜSTÜNDE

O zamanlar uzaya roket fırlatılamadığını düşünürsek, suları terk edip kuru topraklara çıkmak kadar cesurca ve hayat değiştiren bir adım düşlemek cidden zor. Bu iki yaşam alanı öyle çok bakımdan bir­birinden farklıdır ki, birinden diğerine geçmek vücudun neredeyse bütün bölümlerinde ciddi değişiklikleri gerektirir. Solungaçlar sudaki oksijeni ayrıştırmak için iyidir ama havaya çıkınca işe yaramazlar, ak­ciğerler de suda işe yaramazlar. Suda hızlı, zarif ve verimli olan hare­ket etme yöntemlerinin karada tehlikeli bir sakarlığı vardır, tabi aynı durum karadaki yöntemlerin suda kullanılması için de geçerli. "Sudan çıkmış balık gibi" ya da "balık kavağa çıkınca" deyimlerinin ortaya çık­mış olmasına şaşırmamalı. Ve elbette bu alanlardaki "kayıp halkaların" normalden fazla ilgi görmesi de hiç şaşırtıcı değil.
Eğer yeterince geçmişe giderseniz her şeyin suda yaşadığını görür­sünüz; tüm canlılar, yaşamın tatlı ya da tuzlu sularının mekteplisidir. Evrimsel tarihin belli noktalarında, pek çok farklı hayvan grubundan girişimci bireyler sudan karaya çıktılar. Öyle ki kimi zaman, kendi­lerine özel denizlerini kan ve hücre sıvısı olarak yanlarına alıp sıcak­tan kavrulan çöllere ulaştılar. Çevremizde gördüğümüz sürüngenler, kuşlar, memeliler ve böceklerin yanı sıra, akrepler, sümüklü böcekler, tahtakurusu ve toprak yengeci gibi kabuklular, kırkayaklar ve çıyan­lar, örümcekler ile akrabaları ve en azından üç solucan şubesi, yaşamın suyla dolu rahminden karanın yollarına düşmeyi başardı. Bu arada, zat-ı alileri karayı önceden istila etmeselerdi diğer göçlerin hiçbirinin gerçekleşemeyeceği, karbonu kullanma ustası bitkileri de unutmama­lıyız.
Ne mutlu ki, balıklar karaya çıktıkları zamanki göçümüzün geçiş aşamaları fosil kayıtlarında harika bir şekilde belgelenmiştir. Çok son­raları, balinaların ve dugongların ataları, kuru topraklarda güç bela edindikleri evlerini terk edip atasal denizlere döndükleri diğer yönde­ki göçün de geçiş aşamalarının fosil kayıtları bulunmaktadır. Her iki durumda da, bir zamanlar kayıp olan bağlantılar artık bol bol bulun­makta ve müzelerimizi süslemektedir.
"Balıkların" karalara çıktığını söylerken, "balıkların" "sürüngenler" gibi doğal bir grup oluşturmadığını hatırlamalıyız. Balıkların tanım­lanışı bir nevi dışlamayla olur. Balıklar karalara çıkmamış olan bütün omurgalılardır. Omurgalıların erken evriminin tamamı suda ger­çekleştiği için, günümüze kadar hayatta kalmış omurgalı dallarının çoğunun hala sularda olması bir sürpriz değil. Diğer "balıklarla" çok uzaktan akraba oldukları durumda dahi, bunları hala "balık" olarak adlandırıyoruz. Alabalık ve ton balığı, insanlarla, köpekbalığıyla ol­duklarından daha yakın akrabadır, ama onlara "balık" deriz. Ve akci­ğerli balık ve sölekantlar, insanlarla, alabalık ve ton balığıyla (ve tabiki köpekbalığıyla) olduklarından daha yakın kuzenlerdir, ama yine, onlara "balık" deriz. Hatta köpekbalıkları bile insanlarla, yılan balığı ve (bir zamanlar bolca ve çeşit çeşit bulunan çenesiz balıkların gü­nümüze kalabilmiş tek örneği olan) asalak kayış balığına oldukların­dan daha yakın kuzenlerdir, fakat onlara da balık deriz. Ataları hiçbir zaman karaya çıkma girişiminde bulunmamış omurgalıların hepsi de "balık" gibi görünür, balık gibi yüzer (yunuslar hariç, onlar omurgayı yukarı aşağı bükerek yüzerler, balıklar gibi sağa sola değil), ve öyle sa­nıyorum ki, hepsinin de tadı balık gibidir.
Az önce sürüngenler ve kuşlar örneklerinde gördüğümüz gibi, bir evrimci için "doğal" bir hayvan grubu, bütün üyeleri birbirine, gruba üye olmayan hayvanlara nazaran, daha yakın kuzen olan bir gruptur. "Kuşlar", az önce gördüğümüz üzere, doğal bir gruptur çünkü bütün kuşlar yakın zamanda yaşamış ortak bir atayı paylaşırlar ve bu ortak ata kuş olmayan hiçbir başka hayvanın atası değildir. Aynı tanımdan hareketle, "balıklar" ve "sürüngenler" doğal gruplar değildir. 
Bütün "balıkların" en yakın zamanda yaşamış ortak atası aynı zamanda, balık olmayan pek çok başka hayvanın da atasıdır. Eğer uzak kuzenlerimiz olan köpekbalıklarını bir kenara itersek, biz memeliler bütün (kıkır­dak sahibi köpekbalıklarının aksine) kemikli modern balıkları içeren doğal bir gruba aidiz. Eğer, kemikli "ışın yüzgeçli balıkları" (somon, alabalık, ton balığı, melek balığı; yani görebileceğiniz, köpekbalığı ol­mayan, hemen hemen bütün balıkları) bir kenara itersek, içinde bu­lunduğumuz doğal grup bütün kara omurgalılarını ve bunlara ek ola­rak et yüzgeçli balıkları içerir. İşte biz, bu et yüzgeçli balıkların bir aşa­masından filizlendik ve şimdi et yüzgeçlere özel bir ilgi göstermeliyiz.
Et yüzgeçlerden günümüze, azala azala, akciğerli balıklar ve söle-kantlar kalmıştır ("azalmak" derken "balık" olarak azalmaktan bahse­diyoruz, zira, kendileri karada müthiş bir şekilde çoğaldılar: biz kara omurgalıları yoldan çıkmış akciğerli balıklarız aslında). Onlara "et yüzgeçler" deniyor çünkü yüzgeçleri ışın yüzgeçli balıklardaki ya da benzeri diğer balıkların aksine, yüzgeçten çok bacağa benziyor. Ni­tekim, 1938'de Güney Afrikalı bir balıkçı gemisi tarafından ilk canlı sölekantın pek ses getiren keşfinden sonra, bütün dünyanın dik­katini bu hayvana çekmeyi başarmış Güney Amerikalı biyolog J.LB. Smith'in sölekantlar hakkında yazmış olduğu popüler kitabın adı da Eski Dörtbacaklar'dı: "Sokakta yürüyen bir dinozor görseydim bile bu kadar çok şaşırmazdım." Sölekantlar daha önceden de fosil olarak biliniyordu, fakat dinozorlar zamanından bu yana soylarının tükenmiş olduğu düşünülüyordu. Smith, balığın kâşifi Margaret Latimer tara­fından (ki Smith balığa daha sonra Latimeria adını veriyor) uzman gö­rüşü bildirmek üzere balığın bulunduğu yere çağrıldığı zaman, gözleri bu hayret verici keşifle ilk kavuştuğu anı pek etkileyici anlatıyor:
Doğruca Müzeye gittik. Bayan Latimer kısa bir süre için binadan ayrılmıştı, bakıcı bizi içerideki odaya aldı ve işte oradaydı, evet, Sölekant, aman Tanrım! Her ne kadar bu sürprize hazırlıklı gel­miş olsam da, onu ilk görüşüm beni kalbimden vurdu, elim aya­ğım titredi ve kendimi bir garip hissettim, vücudum karıncalandı. Taşa çevrilmiş gibi kalakaldım. Evet, en ufacık bir şüphe yoktu ki, bu, pulu puluna, kılçığı kılçığına, yüzgeci yüzgecine gerçek bir Sölekant idi. Sanki 200 milyon yıl öncesinden bir yaratık yeniden canlanmıştı. Her şeyi unuttum ve ona baktım, baktım, baktım, ve nihayet, karımın sessiz bakışları eşliğinde, biraz da ürkekçe yakı­nına gittim ve balığa dokunup onu okşadım. Bayan Latimer geldi ve bizi candan bir şekilde selamladı. Konuşma yeteneğim de bana ancak bu andan sonra geri geldi, unuttuğum kelimelerin tamamı, ama sırf onlara "evet gerçekten, hakikaten bu sorgusuz sualsiz bir Sölekant" diyebilmem için. Artık istesem de şüphe edemezdim.
Sölekantlar bizimle, diğer balıklarla olduğundan çok daha yakın akrabadır. Ortak atamızın yaşadığı zamanlardan beri bir nebze deği­şikliğe uğramışlardır, ama balık olarak sınıflandırılan hayvanlar kate­gorisinin dışına çıkmalarına, günlük konuşmalar bazında ya da bir ba­lıkçının gözünde, yetecek kadar değil. Ama onlar ve akciğerli balıklar, bizimle kesinlikle, alabalığa, somona, ton balığına ve diğer balıkların çoğunluğuna olduklarından daha yakın akrabadır. Sölekantlar ve ak­ciğerli balıklar "yaşayan fosil" örnekleridir.
Tüm bunlara rağmen, biz akciğerli balıklardan ya da sölekantlardan gelmiyoruz. Akciğerli balıklarla, görünüşü bizden ziyade akciğerli balığa daha çok benzeyen, ortak bir ataya sahibiz. Ama yine de bu ata ne bizim gibi ne de akciğerli balıklar gibi görünüyordu. Akciğerli ba­lıklar yaşayan fosiller olabilirler, fakat yine de atalarımıza o kadar da benzemiyorlar. Ataları arama macerasına atılırsak, kayaların içinde gerçek fosiller aramamız gerek. Ve özellikle, suda yaşayan balıklarla karada yaşayan ilk omurgalılar arasındaki geçişe sahne olan Devonyen dönemine ait fosiller ilgi alanımıza giriyor. Gerçek fosiller arasından dahi, kelimenin tam manasıyla kendi atalarımızı bulmayı ummamız bile fazlasıyla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bununla birlikte, bize atalarımızın yaklaşık olarak nasıl bir şeye benzediğini yeteri kadar ya­kından anlatabilecek kuzenlerini bulmayı ümit edebiliriz.
Fosil kayıtlarındaki en ünlü boşluklardan biri (ki bu boşluk göze o kadar batmaktadır ki kendisine, ünlü Amerikalı taşılbilimci A.S. Romer'in anısında bir ad bile verilmiştir: "Romer'in Boşluğu"), 360 milyon yıldan Devonyen döneminin sonuna kadar, yani Karbonifer'in erken zamanları olan "Kömür Katmanlarına", yaklaşık 340 milyon yıl öncesine uzanır. Romer'in Boşluğu ndan sonra, bataklıklarda sürünen tartışmasız ikiyaşayışlıları, bazıları timsahlar kadar büyük olan ve yü­zeysel olarak da timsahlara benzeyen semender benzeri hayvanların zengin çeşitlenişini buluyoruz. Bu adeta bir devler çağı, zira kanat­larının bir ucundan diğer ucuna uzunluğu kolumun uzunluğuna ya­kın yusufçuklar, yani gelmiş geçmiş en büyük böcekler o zamanlarda yaşıyordu. Karbonifer dönemine, 340 milyon yıl öncesinden başla­yarak, dinozorlar çağının ikiyaşayışlılar versiyonu desek abartmış ol­mayız. Fakat bu dönemden hemen önce Romer'in Boşluğu vardı. Ve Romer'in bu boşluktan önce görebildiği tek şey balıklardı, suda yaşa­yan et yüzgeçli balıklar. Peki geçiş formları neredeydi ve onları karala­rı keşfe çıkmaya iten ne olmuştu?
Oxford'da lisans öğrenimim sırasında, uzun ve kuru anlatımına rağmen takır tukur kemiklerin ötesindeki etli butlu hayvanları ve onların o uzak dünyadaki yaşam mücadelesini görme yeteneğine sa­hip, fevkalade bilgili Harold Pusey'in dersleri sayesinde hayal gücüm zenginleşmişti. Onun, bazı et yüzgeçli balıkları akciğer ve bacak geliştirmeye itenin ne olmuş olabileceğine dair akıl yürütmeleri (ki o da bunları Romer'in fikirlerinden türetmişti) benim öğrenci kulaklarıma unutamayacağım şekilde mantıklı gelmişti ve her ne kadar modern taşılbilimciler arasında Romer'in zamanına nazaran bu fikirlerin artık modası geçmiş olsa da bana hala daha mantıklı gelir. Romer ve Pusey, göllerin ve su birikintilerinin ve akarsuların kuruduğu ve ancak bir sonraki sene yeniden suyla dolduğu, yıllık kuraklık zamanları ol­duğunu hayal ettiler. Hayatını sularda geçiren balıklar kendilerini, eli kulağında bir kuraklığın tehdidi altında olan sığ bir gölden ya da su bi­rikintisinden, bir sonraki ıslak mevsim gelene dek içinde yaşayabile­cekleri daha derin sulara sürüklerken, geçici bir süre için karada yaşa­ma yeteneğine sahip olmanın faydasını göreceklerdi. Bu bakış açısına göre atalarımız aslında, suya hemen geri kaçmak için kuru toprakları geçici köprüler olarak kullanmak amacıyla bu topraklara çıkmadılar. Günümüzdeki pek çok hayvan bunu yapıyor.
Talihsiz bir şekilde Romer bu fikrini Devoniyen döneminin bir ku­raklık dönemi olduğunu gösterme amacı taşıyan bir önsöz ile açıkladı. Sonuç olarak, yakın zamandaki bulgular bu varsayımını geçersiz kı­lınca sanki Romer'in bütün teorisi geçersiz hale gelmiş gibi oldu. Eğer, zaten her halükarda biraz abartılı bir fikir olan bu önsözü kaldırmış olsaydı, her şey çok daha iyi olabilirdi. Ataların Hikâyesinde {The Ancestor's Tale) de tartıştığım gibi, Devoniyen dönemi Romer'in baş­ta düşündüğünden daha az kuraklığa maruz kalmış olsa da, bu teori hala çalışır durumda.
Her şeye rağmen, fosillerin kendisine geri dönelim. "Kayıp halka­ların", yani Devoniyen denizlerinde bolca bulunan et yüzgeçli balık­larla, sonraları Karbonifer bataklıklarında sürünüp duran ikiyaşayış-lılar arasındaki açıklığı biraz azaltacak özelliklere sahip hayvanların hayal meyal izleri, Karbonifer'den hemen önceki dönem olan geç Devoniyen'de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Aradaki boşluğun balık tarafında, Kanada'daki bir fosil koleksiyonunda 1881'de keşfedi­len Eusthenopteron var. Her ne kadar bu balığın fosilinden yola çıkı­larak yapılan ilk çizimler aksini resmediyorsa da, Eusthenopteron un yüzeyde avlanan bir balık olduğu ve karaya hiçbir zaman çıkmadığı düşünülüyor. Her şeye rağmen, kendisinden 50 milyon yıl sonra or­taya çıkacak ikiyaşayışlılarla pek çok anatomik benzerliğe sahip. Bu benzerlikler arasında kafatası kemikleri, dişleri ve en önemlisi, yüz­geçleri var. Büyük ihtimalle bu yüzgeçler yürümek için değil yüzmek-

    için kullanılmış olsalar da, yüzgecin kemikleri tipik bir dörtayaklının (bütün kara omurgalılarına verilen isim) kemik düzenine sahipti. Fo­silin ön uzvundaki ("kolundaki") tek bir humerus, radius ve ulna adı verilen diğer iki kemiğe bağlanıyordu, radius ve ulna ise biz dörtayaklıların karpallar, metakarpallar ve parmaklar adını verdiğimiz pek çok küçük kemiğe bağlanıyordu. Keza arka uzuvda da ("bacakta") benzer bir dörtayaklı kemik düzeni görülüyor.

Sonra, aradaki boşluğun ikiyaşayışlı tarafında, 20 milyon yıl ge­çip de Devoniyen ve Karbonifer arasındaki sınıra baktığımızda, Ichthyostega nın 1932 yılında Grönland'da keşfedilmesiyle büyük bir heyecan yaşanıyor. Soğuk hava ve buzul düşüncesiyle yanlış fikre ka­pılmayın bu arada. Ichthyostega'mn zamanında Grönland ekvatorday­dı. Ichthyostega'nm, fosilinden yola çıkılarak oluşturulan ilk modeli İsveçli taşılbilimci Erik Jarvik tarafından 1955te yapıldı ve Jarvik de onu karada yaşayan bir hayvanmış gibi, fakat günümüzdeki uzman­ların düşündüğünden daha karasal olarak resmetti. Jarvik'in eskiden bulunduğu Uppsala'daki üniversiteden Per Ahlberg tarafından yapı­lan en güncel çizimler, her ne kadar arada sırada kara çıkartmaları yapıyor olsa da, Ichthyostega'yı daha sucul resmediyor. Her koşulda, Ichthyostega'nm görünüşü bir balıktan çok dev bir semender gibiydi ve ikiyaşayışlıların en karakteristik özelliklerinden biri olan yassı bir başı vardı. Her ne kadar yetişkin formlarda bazı parmaklar yok olsa da, en azından embriyo halindeyken ellerinde ve ayaklarında beş par­mağı bulunan günümüzdeki dörtayaklıların aksine, Ichthyostega'nm yedi adet parmağı vardı. Öyle görünüyor ki, ilk dörtayaklılar geçmişte bizden daha fazla sayıda parmak sahibi olmayı deneyimleme özgürlügünü tatmışlardı. Büyük ihtimalle, bir aşamada embriyonik süreçler beş parmakta sabitlendi ve geriye dönülmesi zor bir adım atıldı. Kuş­kusuz yine de, bu adımı geri çevirmek o kadar da zor değil. Altı tane parmağı olan bir kediye ve hatta insanlara rastlamak mümkün. Bu fazladan parmaklar büyük olasılıkla embriyonun gelişimi sırasındaki bir çiftlenme hatasından kaynaklanıyor.
Yine tropik Grönland'dan çıkan ve tarihi Devoniyen ile Kar­bonifer arasındaki sınıra uzanan heyecan verici bir başka keşif Acanr/ıosrega'dır. Acanr/?osrega'nın da ikiyaşayışlılar gibi yassı bir ka-

fatası ve dörtayaklılarınkine benzeyen kol ve bacakları vardı; ama o da, bugün bize standartmış gibi gelen beş parmaklılıktan çok uzak­lara gitmişti, Ichthyostega'dan bile uzaklara. Sekiz parmaklıydı. Bu konuda sahip olduğumuz bilgilerin çoğunu bize sağlayan bilim in­sanları olan, Cambridge Üniversitesinden Jenny Clack ve Michael Coates, Acanfiıosrega'nın Ichthyostega gibi genel olarak suda yaşa­dığını ama, akciğerlere ve bacaklara sahip olmasının, eğer ihtiyaç duyarsa karadaki koşullarla da başa çıkabileceğine işaret ettiğini düşünüyorlar. Bu arada Acanrftosrega'nın sureti de dev bir semender gibiydi. Aradaki boşluğun tekrar balık tarafına dönecek olursak, yine geç Devoniyen döneminden 
Eusthenopteron 'dan daha çok ikiyaşayışlıya ve daha az balığa benzi­yor. Ama kendisini gördüğünüzde ona içinizden kesinlikle balık de­mek gelecek, semender değil. Bu durumda, ikiyaşayışlıya benzeyen balık Panderichthys ile ba­lığa benzeyen ikiyaşayışlı Acanthostega arasındaki boşluk ile karşı karşıyayız. Peki bunlar arasındaki "kayıp halka" nerede? Aralarında Neil Shubin ve Edward Daeschler'in de bulunduğu, Pensilvanya Üniversitesinden bir grup bilim insanı bu halkayı bulmak için yola düşmüşler. Shubin, İçinizdeki Balık (Your Inner Fish) isimli kitabın­da insanın evrimiyle ilgili ortaya koyduğu keyifli bir dizi düşüncenin temeli olarak bu macerayı almış. Ekip bu fosili aramak için en doğru yerin neresi olacağı üzerine kafa yormuş ve nihayet Kanada'nın Kuzey Kutup Dairesinde bulunan ve tam olarak geç Devoniyen zamanına ait kayaları dikkatlice seçmiş. İşte bilim insanlarının yoluna düştükleri yer burası; ve hayvanbilimsel define sandığını buldukları yer de. Tik-taalik] Hiçbir zaman unutulmayacak bir isim. Eskimo dilinde büyük tatlı su balığı anlamında bir kelimeden geliyor. Tür ismi olan roseae hakkında ise, gelin size, bazen dikkatli olmam gerektiğini anlatan şu öyküyü anlatayım. Bu ismi ilk duyduğumda ve elinizdeki bu kitabın renkli bölümünde de bulunan model fotoğrafları gibi fosilden yola çıkılarak yapılan modellerin fotoğraflarını ilk gördüğümde, kafamda serbest çağrışımlar tetiklendi: Devoniyen, "Eski Kızıl Kumtaşı", Devon kavmine ismini veren renk, Petra'nın rengi ("Zamanın yarısı kadar yaşlı, gül kırmızısı renkli şehir"). Maalesef ki yanılmıştım. Fotoğraf gül kırmızısını abartılı koyulukta gösteriyordu. Bu isim, Kuzey Ku­tup Dairesi Devoniyenine yapılan keşif gezisinin gerçekleşmesi için bağışta bulunan bir kimsenin onuruna seçilmişti. Keşfedildikten kısa bir zaman sonra Tiktaalik roseae'yi, kendisiyle Philadelphia'da öğlen yemeği yediğim zaman Dr. Daeschler'in bana göstermesi ayrıcalığını yaşadım ve ömür boyu içimde taşıdığım hayvanbilimci (ya da belki de içimdeki balık) söyleyecek söz bulamadı. Gözlüklerimin hafif kırmızı renklendirilmiş camından bakarken, dosdoğru atam olan bir fosilin yüzüne baktığımı düşündüm. Bu düşünce her ne kadar gerçekçi ol­masa da, pek de gül kırmızısı renkli olmayan bu fosille karşılaşmam, zamanın yarısı yaşındaki gerçek atalardan biriyle tanışmaya büyük olasılıkla en çok yaklaştığım ve yaklaşacağım, anlardan biriydi.
Canlı kanlı bir Tiktaalik ile burun buruna gelseydiniz, muhteme­len bir timsah tarafından tehdit edilmişçesine geriye sıçrardınız, zira Tiktaalik'in yüzü tam da bir timsaha benziyor. Bir balığın kuyruğuna ve alt gövdesine eklenmiş bir semender gövdesinin üzerine konmuş bir timsah başı. Diğer balıkların aksine, Tiktaalik'in bir de boynu vardı. Başını çevirebiliyordu. Tiktaalik, her hususta mükemmel bir "kayıp halkadır"; mükemmeldir, çünkü balıklarla ikiyaşayışlıların ikiye ay­rıldığı noktadadır ve mükemmeldir çünkü artık kayıp filan değildir. Fosil elimizde. Onu görebilir, ona dokunabilirsiniz; ne kadar yaşlı ol­duğunu tahayyül etmeye çalışabilir ama bunu başaramayabilirsiniz.

YENİDEN DENİZLERE DÜŞMELİYİM

Sudan karaya çıkış, nefes almaktan üremeye kadar hayatın her ala­nının yeniden tasarlanması sürecini tetikledi: biyoloji uzayında muh­teşem bir yolculuktu bu. Yine de, neredeyse oyunbaz bir dik başlılıkla, ciddi sayıda kusursuz bir kısım kara hayvanı yollarından döndüler, zor bela kazandıkları karasal alet edevatlarını bıraktılar ve sulara geri akın ettiler. Foklar ve deniz aslanları yarım bir dönüş yaptılar; ki bu ikisi bize balinalara ve dugonglara giden o upuzun yol boyunca ara formların neye benzeyeceğini gösteriyor aslında. Balinalar (yunus adını verdiğimiz küçük boyutluları da dâhil olmak üzere) ve yakın kuzenleri manatiler ile birlikte dugonglar, hep birlikte kara canlıları olmaktan vazgeçip çok uzak atalarının tamamen denizcil olan yaşam tarzlarına geri döndüler. Üremek için bile kıyılara yaklaşmıyorlar. Fa­kat hala nefes alarak soluyorlar, çünkü eski denizcil dedelerindeki so­lungaçlara denk bir yapı geliştirmediler. Karalardan sulara, en azından ara sıra da olsa dönüş yapan diğer hayvanlar arasında göl salyangozları, su örümcekleri, su böcekleri, timsahlar, su samurları, deniz yılanları, su sivrifareleri, Galapagos'un uçamayan karabatakları, Galapagos'un denizcil iguanaları, yapoklar (Güney Amerika'dan sucul bir keseli me­meli), ornitorenkler, penguenler ve kaplumbağalar var.
Balinalar uzun süre çözülemeyen bir bilmeceydi, fakat son yıllarda balina evrimi hakkındaki bilgilerimiz oldukça zenginleşti. Moleküler genetiğin kanıtları gösteriyor ki balinaların yaşayan en yakın akraba­ları suaygırları, domuzlar ve nihayet geviş getiren hayvanlardır (mole­küler genetiğin kanıtlarını anlamak için 10. Bölüme bakınız). Daha da hayret verici olan, moleküler kanıtlara göre suaygırlarının, balinalarla, çift toynaklı ve kendilerine görünüşte daha çok benzeyen (domuz ve geviş getirenler gibi) hayvanlarla olduğundan daha yakın akraba ol­ması. Bu durum, kuzenlerin yakınlığından ve fiziksel görünüşün ben­zerliğinden doğabilen yanlış eşleştirmenin bir başka örneğidir. Bu ko­nuya yukarıda, bize diğer balıklara olduklarından daha yakın kuzenler olan balıklardan bahsederken değindik. O durumdaki anormallik, bi­zim soyumuzun suları terk edip karalara çıkmış olmasından, dolayı­sıyla da evrimin akıntısına kapılıp yakın kuzenlerimiz olan akciğerli balıkları ve sölekantları, aslında daha uzak kuzenler olan balıklara daha çok benzer bir halde bırakmış olmalarından kaynaklanıyordu, çünkü hep birlikte sularda kalmışlardı. Şimdi yine aynı hadiseyle karşı karşıyayız, fakat bu defa tersinden. Suaygırları kısmen karada kaldılar, bu yüzden de hala karada yaşayan uzak kuzenlerine, yani geviş geti­renlere benziyorlar; bununla birlikte daha yakın kuzenleri balinalar, denize girdiler ve o kadar çok değiştiler ki, suaygırları ile olan ilişkile­ri moleküler genetikçiler dışında bütün biyologların gözünden kaçtı. Balinaların ataları yerçekiminin kısıtlayıcı yükünden kurtularak sü­zülmeye başladığında ve kendilerini kuru topraklara bağlayan pran­gaları kırdıklarında, bu durum aynen balık atalarının karalara doğru tersi yöndeki yolculuğunda olduğu gibi sanki uzaya uçmak ya da en azından bir zeplini ateşleyip uçurmak gibiydi.
Bu arada, balina evriminin bir zamanlar oldukça kıt olan fosil ka­yıtları, özellikle Pakistan'da bulunan "define" sayesinde artık ikna edi­ci biçimde doluvermiş bulunuyor. Fakat balina fosillerinin hikâyesi yakınlarda çıkan başka kitaplarda, mesela Donald Prothero'nun Ev­rim: Fosiller Neler Söylüyor ve Bu Neden Önemli (Evolution: \Vhat the Fossils Say and Why it Matters) kitabında ve daha yakın tarihlerde Jerry Coyne'nin Evrim Neden Doğrudur (Why Evolution is True) ki-
tabında o kadar güzel işlendi ki, aynı detayları burada anlatmamaya karar verdim. Onun yerine, kendimi Prothero'nun kitabından aldı­ğım, fosil dizilerini zaman çizelgesine göre gösteren bir şemayla (yu­karıda) sınırlandırdım. "Şemanın nasıl da özenlice çizilmiş olduğuna dikkat edin. Fosil dizilerini, eski kitapların çoğu zaman yaptığı gibi, yaşlıdan gence oklarla göstererek çizmenin çekici bir yanı var. Ama kimse, mesela Amfau/ocerus'un Pakicetus'tan geldiğini söyleyemez. Ya da Basilosaurus'un Rodhocetus'tân geldiğini. Bunu yapmak ye­rine, bu şema daha temkinli olan yolu izliyor ve örneğin balinaların Ambu/ocerus'un daha çağdaş bir kuzeninden geldiğini öneriyor, ki bu kuzen büyük ihtimalle daha çok Ambulocetus'a benziyordu (hatta belki Ambulocetus'un ta kendisiydi). Şemada gösterilen fosiller bali­na evriminin çeşitli aşamalarının temsilcileri. Arka bacakların aşamalı olarak ortadan kayboluşu, ön uzuvların yürüyen bacaklardan yüzmeyi sağlayan yüzgeçlere dönüşümü ve kuyruğun balinadaki gibi yassılaş­ması bu şık kademeler sırasında ortaya çıkmış değişiklikler arasındadır.
Balinaların fosil tarihi konusunda söyleyeceklerim bu kadar, çün­kü bu konu sözünü ettiğim kitaplarda çok güzel anlatılıyor. Sayıları ve çeşitleri daha az olan ama en azından balinalar kadar sucul olan bir diğer deniz memelisi grubu, deniz inekleri (Sirenia) (dugonglarve manatiler) fosil kayıtlarında o kadar iyi belgelenmiş durumda değildir, fakat olağanüstü güzellikte bir "kayıp halka" yakın zaman önce keşfe­dildi. Bu Jamaikalı "yürüyen manati" fosili, Pezosiren, kabaca Eosenin "yürüyen balinası" Ambulocetus'la çağdaş. Önde bacak yerine yüzgeç­leri, arkada ise hiç bacağı olmayan deniz ineklerinin aksine, tastamam yürümeye yarayan ön ve arka bacaklara sahip olması dışında, bir ma-natiye ya da dugonga oldukça benziyor. Resimde üstte günümüzde ya­şayan bir dugong iskeleti, altta da Pezosiren görülüyor.



Aralarında önemli moleküler kanıtların da bulunduğu pek çok ka­nıtın doğruladığı üzere, balinaların suaygırlarıyla akraba olması gibi, deniz inekleri de fillerle akrabadır. Buna rağmen Pezosiren, büyük olasılıkla, bir suaygırı gibi zamanının çoğunu suda geçirip ayaklarını su tabanında yürümek ve aynı zamanda yüzmek için kullanarak yaşı­yordu. Kafatası şüphe götürmez biçimde bir deniz ineğininki gibidir. Pezosiren günümüz manatilerinin ve dugonglarının esas atası olmaya­bilir, fakat kesinlikle bu rol için biçilmiş kaftan.
Bu kitap baskıya girmek üzereyken, Nature dergisinden, Kanada'daki Kuzey Kutup bölgesinde bulunan ve (tamamına 'pinipedler' adı verilen) günümüz fokları, deniz aslanları ve morsların atalarında bulunan boş­luğu dolduran yeni bir fosile ilişkin heyecan verici haber geldi. Puijila darwini'nm yaklaşık yüzde 65'i korunmuş olan tek bir iskeleti, (yaklaşık 20 milyon yıl önceki) erken Miyosen zamanından kalmıştı. Bu aslında göreceli olarak o kadar yakın bir tarih ki, o zamanki dünya haritası bu­günküyle aynıydı. Sonuç olarak, fok/deniz aslanının (o zamanlar henüz iki türe ayrılmamışlardı) ilk biçimlerinden biri olan bu hayvan, Kuzey Kutbunda yaşayan bir soğuk su sakiniydi. Kanıtlar onun tuzlu değil tatlı suda yaşadığına (bütün diğer fokların aksine, Baykal Gölündeki foklar gibi) ve balıkla beslendiğine işaret ediyor. Kaliforniya'nın ünlü su samurları dışındaki bütün samurların yaptığı gibi . . . Puijila'mn yüz­geçleri yoktu ama perdeli ayakları vardı. Büyük olasılıkla, (günümüz pinipedlerinin aksine) karada bir köpek gibi koşuyordu ama zamanı­nın çoğunu, yine günümüz fokları ya da deniz aslanlarının benimsediği iki yüzme tarzının aksine bir köpek gibi yüzerek, suda geçiriyordu. Pu­ijila, piniped atalarında karayla su arasında bulunan boşluğu harika bir şekilde dolduruyor. O, gitgide kabaran, artık kayıp olmayan 'halkalar' listemize yapacağımız nefis bir başka ekleme.
Karalardan sulara dönmüş başka bir hayvan grubuna değinmek istiyorum şimdi: bu, özellikle merak uyandıran bir örnek çünkü bu hayvanlardan bazıları daha sonra süreci yeniden tersine çevirdiler ve karalara ikinci bir çıkış daha yaptılar! Deniz kaplumbağaları, balina­larla ve dugonglarla karşılaştırıldığında suya kendilerini daha az ver­mişlerdir zira yumurtalarını hala plajlara bırakırlar. Suya dönen bütün omurgalılar gibi, kaplumbağalar da havayı solumaktan vazgeçmiş de­ğildir, fakat bu konuda bazıları balinalardan bir adım öndedir. Bu kap­lumbağalar, vücutlarının kan damarlarıyla bolca beslenen arka ucun­da bulunan bir çift odacıktan geçen sudaki oksijeni ilaveten ayrıştırır ve kullanırlar. Hatta, Avustralyalı bir nehir kaplumbağası ihtiyacı olan oksijenin büyük miktarını poposundan soluyarak elde eder.
Daha fazla ileri gitmeden önce, terminolojinin insana yorgunluk veren bir noktasından ve George Bernard Shaw'ın "İngiltere ve Ameri­ka ortak bir dille bölünmüş iki ülkedir" dediği üzücü ama doğru göz­leminden kaçamayacağım. Britanya'da kaplumbağalar denizde yaşar, tosbağalar karada yaşar ve su kaplumbağaları tatlı veya tuzlu sularda yaşar. Amerika'da, suda veya karada yaşadıklarına bakılmaksızın, bü­tün bu hayvanların adı "kaplumbağadır." "Kara kaplumbağası" demek kulağa garip geliyor, ama tosbağaları kaplumbağaların karada yaşa­yan bir alt grubu olarak gören bir Amerikalıya garip duyulmuyor. Bazı Amerikalılar "tosbağa" kelimesini, günümüzdeki kara tosbağalarının bilimsel ismi olan Testudinidae'ye hitaben kısıtlı taksonomik bir ma­nada kullanıyorlar. Fakat biz Britanya'da, Testudinidae'nin bir üyesi olsun ya da olmasın, kaplumbağa cinsinden (kelonyen) herhangi bir karasal hayvana tosbağa deriz (ki az sonra göreceğimiz gibi, karada yaşamış fakat Testudinidae'nin üyesi olmayan "tosbağa" fosilleri bu­lunmaktadır). Bu noktadan itibaren, Britanya'daki ve Amerika'daki (ve kullanımın yine farklı olduğu Avustralya'daki) okurları hesaba katarak bu karışıklıktan sakınmaya çalışacağım, ama bu kolay olma­yacak. Yumuşak bir tabirle, terminoloji karman çorman. Biz İngiliz-cenin hangi versiyonunu konuşursak konuşalım, hayvanbilimciler bu hayvanların, yani kaplumbağa, tosbağa ve su kaplumbağalarının ta­mamı için "kelonyen" kelimesini kullanıyorlar.
Kelonyenlerin göze hemen çarpan ilk özelliği kabuklarıdır. Bu ka­buk nasıl evrildi ve ara formlar nasıldı? Kayıp halkalar nerede? Yaradılışçı bir partizanın sorabileceği gibi, yarım bir kabuğun yararı ne? Eh, şaşılacak iş ama, bu soruyu pek güzel cevaplayan yeni bir fosil çok ya­kın zaman önce tanımlanmış bulunuyor. Bu kitabı yayıncılara teslim etmemden hemen önce, sahneye çıkışını Nature dergisinde yapıverdi. Bu, Çin'deki geç Triasik tortullarında bulunan sucul bir kaplumbağay­dı ve yaşının 220 milyon yıl olduğu tahmin ediliyordu. İsmi Odontoc-helys semitestacea'dır, ki bu isimden onun günümüzdeki kaplumbağa ve tosbağaların aksine, dişlere ve hatta hatta yarım bir kabuğa sahip olduğunu çıkarabilirsiniz. Aynı zamanda, günümüz kaplumbağa ya da tosbağalarına nazaran çok daha uzun bir kuyruğu vardı. Bu üç özel­lik onu başlıca "kayıp halka" malzemesi yapıyor. Karnı, plastron adı verilen ve modern bir deniz kaplumbağasınınkine benzer bir kabukla kaplıydı. Fakat kabuğun karapaks olarak bilinen sırt kısmından yok­sundu. Hayvanın sırtı, olasılıkla bir kertenkeleninki gibi yumuşaktı, ama bir timsahtaki gibi omurganın üstünde vücudun ortalarına doğru sert, kemiksi kısımlar bulunuyordu ve kaburgaları, adeta evrimsel bir karapaksın tohumlarını atmaya çalışırcasına yassılaşmıştı.
İşte burada ilginç bir tartışma çıkıyor ortaya. Odontochelys"\ dün­yaya duyuran makalenin yazarları Li, Wu, Rieppel, Wang ve Zhao (her ne kadar Rieppel Çinli olmasa da, kolaylık olsun diye kendilerinden Çinli yazarlar diye bahsedeceğim), hayvanın kabuk sahibi olma süre­cinin yarısını tamamlamış olduğunu düşünüyorlardı. Fakat başkaları Odontochelys'in, kabuğun suda evrildiğini gösterdiği iddiasına karşı çıkıyorlar. Nature dergisinin, makalenin yazarları dışındaki uzman­ları bir araya getirip o haftanın en ilgi çeken makaleleri hakkında bir yorum yazısı yazmalarını sağlamak gibi hayranlık duyulası bir gele­neği var. Bu yorumları "Haberler ve Görüşler" köşesinde yayınlıyorlar. "Haberler ve Görüşler" köşesinde Odontochelys makalesi hakkında ya­yınlanan yorum, Kanadalı iki biyolog olan Robert Reisz ve Jason Head tarafından yazılmıştı ve onlar konuya alternatif bir açıklama getiri­yorlardı. Belki de kabuğun tamamı, Odontochelys'in ataları suya geri dönmeden önce, karada çoktan evrilmişti. Ve belki de Odontochelys karapaksını suya döndükten sonra kaybetti. Reisz ve Head bugün ya­şayan bazı deniz kaplumbağalarının da, örneğin kösele derili deniz kaplumbağasında olduğu gibi, ya karapakstan tamamen yoksun ol­duklarına ya da bu yapının ciddi şekilde küçülmüş olduğuna dikkat çekiyorlar, bu yüzden onların teorisi pek akla yakın görünüyor.

Burada şu "Yarım bir kabuğun yararı ne?" sorusu için kü­çük bir parantez açmak istiyorum. Daha ayrıntılı soracak olursak, Odontochelys'in neden göbeğinde zırh vardı fakat sırtı zırhsızdı? Bel­ki de tehlike alttan geldiği içindir, ki bu da bu yaratıkların zamanın çoğunu yüzeye yakın yüzerek geçirdiklerine işaret edebilir; elbette, yüzeye nefes almak için ille de geleceklerdi zaten. Günümüzde yaşa­yan köpekbalıkları genellikle aşağıdan saldırıya geçer. Köpekbalıkları Odontochelys'in dünyasının tehlikeli şekilde önemli bir parçası olma­lıydı ve o zamanlar köpekbalıklarının avlanma alışkanlığının bugün­künden farklı olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yok. Buna para­lel olarak, evrimin en şaşırtıcı başarılarından biri Bathylychnops adı verilen bir balık türünde bulunan ve büyük ihtimalle aşağıdan gele­cek avcı saldırılarını tespit etmeye yarayan fazladan bir çift göz. Diğernormal balıklarda olduğu gibi, asıl gözler dışa doğru bakıyor. Fakat her iki ana gözde, gözün alt kısmına sıkıştırılmış gibi duran, göz mer­ceği ve retinasıyla tastamam, fazladan birer küçük göz var. Eğer Bathylychnops, büyük ih­timalle aşağıdan gelecek saldırıları gözetlemek için, fazladan bir çift göz büyütme zahmetine katlanıyorsa (bunu ne manada söylediğimi an­ladınız, bilgiçlik taslamayın), Odontochelys'in aynı yönden gelecek saldırıları savuşturmak için bir zırh geliştirmiş olması da gayet makul görünüyor. Yani plast ron sahibi olmak mantıklı. Ve eğer derseniz ki, tamam ama neden sırtta da bir karapaks sahibi olmuyor, hani daha da güvende olmak için, cevabı kolay. Kabuklar ağır ve hantallaştırıcıdır, kabuğu oluştur­mak da taşımak da masraflıdır. Evrimde her zaman bir ödünleşim söz konusudur. Kara tosbağaları söz konusu olduğunda, bu ödünleşim altta ve üstte heybetli ve ağır bir zırhtan yana oluyor. Çoğu deniz kap­lumbağası söz konusu olduğunda ödünleşim altta dayanıklı bir plast-ron, üstteyse hafif bir zırhtan yanadır. Ve Odonroc/ıe/ys'in bu modayı biraz ileri götürdüğünü söylemek gayet mantıklı bir önerme.
Bununla birlikte, eğer Çinli yazarlar Odontochelys'in bütün bir ka­buk sahibi olacak şekilde evrilme yolunda olduğu ve kabuğun suda evrildiği konusunda haklıysa, bu fikrin devamı iyi gelişmiş kabuk­ları olan modern kara kaplumbağalarının sucul kaplumbağalardan geldiği yönünde olacaktır. Bu da, az sonra göreceğimiz gibi, büyük olasılıkla doğru. Ama bu hakikaten dikkate değer bir fikir, çünkü bu­günkü kara kaplumbağalarının sudan karaya ikinci bir göçü temsil ettikleri anlamına geliyor. Şimdiye kadar hiç kimse balinaların, ya da dugongların, suları istila ettikten sonra karalara döndüğünü iddia et­medi. Kara kaplumbağalarıyla ilgili anlatılan diğer hikâye ise onların hep karada yaşadıkları ve kabuklarının da bağımsız, sucul kuzenleri­ne paralel olarak, evrildiği. Bu elbette imkânsız değil; fakat durum şu ki, deniz kaplumbağalarının hakikaten ikinci bir kez karalara dönüp kara kaplumbağalarına dönüştüklerine inanmak için çok iyi sebeple­rimiz var.
Eğer, moleküler ve diğer karşılaştırma araçlarını temel alarak, bü­tün modern kaplumbağa ve tosbağaların aile ağacını çıkarırsanız, neredeyse bütün dalların sucul olduğunu görürsünüz (şemada koyurenkle yazılmamış olan­lar). Kara kaplumbağalarını koyu renkli yazı temsil edi­yor ve gördüğünüz gibi bu­gün kara kaplumbağaları, Testudinidae adı verilen ve zengin sucul kelonyen dal­ları arasına gömülmüş sa­dece bir dalı oluşturuyorlar. Bütün yakın kuzenleri suda yaşıyor. Modern kara kap­lumbağaları, tamamı sucul kaplumbağa dallarından oluşan bir çalıda incecik bir dal. Sucul ataları karaya geri döndü. Bu durum, ka­buğun sularda Odontochelys gibi bir yaratıkta evrilmiş olduğu hipo­tezi ile uyuşuyor. Fakat şimdi de önümüzde başka bir zorluk var. Eğer aile ağacına bakarsanız, Testudinidae'ye (bütün modern tosbağalara) ek olarak bir de bütün kabuğu olan Proganochelys1 ve Palaeochersis isimli hayvanlardan oluşan iki fosil cinsi olduğunu fark edeceksiniz. Bunların ikisi de karada yaşayan gruplar olarak çizilmiş, bunun se­beplerine bir sonraki paragrafta değineceğiz. Suda yaşayan kaplum­bağaları temsil eden dalın hemen dışında bulunuyorlar. Bu iki cins adeta kadim karasallar gibi görünüyor.
Bu iki fosil, Odontochelys keşfedilmeden önce bilinen en eski ke-lonyenlerdi. Odontochelys gibi, ama ondan yaklaşık 15 milyon yıl son­ra, Triyasik dönemde yaşamışlardı. Bazı uzmanlar onları tatlı suda ya­şayan yaratıklar olarak resmettiler, fakat yakın zamanda edindiğimiz bilgiler, şemadaki koyu renkli yazıların da gösterdiği üzere, onların yerini kesinlikle karalar olarak belirliyor. Fosil hayvanların, özellikle de sadece bazı vücut parçaları bulunmuşsa, karada mı yoksa suda mı yaşadığını nasıl anladığımızı merak edebilirsiniz. Bazen bu oldukça açıktır. Yüzgeçleri ve aerodinamik vücutları olan ihtiyozorlar, dinozor­larla aynı çağda yaşamış sürüngenlerdi. Fosilleri yunuslara benziyor ve sularda yunuslar gibi bir yaşam sürdükleri kesin. Kaplumbağalar ve tosbağalar söz konusu olduğunda bu o kadar da rahat yapılabilen bir çıkarım değil. Tahmin edebileceğiniz gibi, en büyük ipucu bacakları. Yüzmek için kullanılan kürek gibi bacaklar, yürümek için kullanılan bacaklardan oldukça farklıdır. Yale Üniversitesinden Walter Joyce ve Jacques Gauthier bu son derece açık ve basit fikri aldılar ve onu destek­leyen rakamlar ortaya koydular. Yaşayan yetmiş bir kelonyen türünün kol ve el kemiklerinden üç ana ölçüm aldılar. Yaptıkları mükemmel hesaplamaların ayrıntısına girme isteğimi bastıracağım, fakat vardık­ları sonuç çok açıktı. Bu fosil hayvanların yürümeye yarayan bacakları vardı, kürek şekilli yüzgeç bacakları değil. Yani İngiltere'deki kulla­nıma göre, "tosbağaydılar", "kaplumbağa" değil. Karada yaşıyorlardı. Modern tosbağaların uzak kuzenleriydiler.
Sanki yine bir problemle karşı karşıyayız. Eğer Odontochelys'i ta­nıtan makalenin yazarlarının inandığı gibi, onların yarım kabuklu fosili, kabuğun suda evrildiğini gösteriyorsa, bundan 15 milyon yıl sonra tam kabuklu ve karada yaşayan "tosbağalardan" oluşan iki cinsi nasıl açıklayacağız? Odontochelys'in keşfine kadar, Proganochelys ve Palaeochersis'in suya geri dönüşten önce karada yaşayan kelonyenle-rin ataları olduğunu söylemekte tereddüt etmezdim. Kabuk karada evrilmişti. Bazı kabuklu tosbağalar aynı foklar, balinalar ve dugongla-rın daha sonra yapacağı gibi, sulara geri dönmüşlerdi. Diğerleri karada kalmışlar ya da yok olmuşlardı. Ve sonra bazı deniz kaplumbağaları yeniden karaya çıkmışlar, bütün modern tosbağaların atası olmuşlar­dı. Diyeceğim şey bu olurdu - hatta aslına bakarsanız Odontochelys'in duyurulmasından önce bu bölümün ilk taslağını yazdığım sırada de­diğim şey tam da bu olmuştu. Fakat Odontochelys bütün spekülas­yonları kaynayan kazana geri atıyor. Şimdi elimizde, her biri eşit dere­cede ilginç, üç olasılık var.

1. Proganochelys ve Palaeochersis, daha önceden aralarında Odontochelys'in atalarının da bulunduğu bazı temsilcilerini suya göndermiş olan karasal hayvanlardan hayatta kalanlar olabi­lir. Bu hipotez kabuğun erken bir zamanda karada evrildiğini ve Odontochelys'in karapaksını suda kaybedip plastrona sahip olma­ya devam ettiğini söylüyor.
2. Çinli yazarların belirttiği gibi kabuk, önce karnın üzerinde plast-ron sonra da sırtın üzerinde karapaksın ortaya çıkması suretiyle suda evrilmiş olabilir. Bu durumda Odontochelys yarım kabu-ğuyla sularda yaşam sürdükten sonra ortaya çıkmış olan Pro-ganochelys ve Palaeochersis'i ne yapacağız? Proganochelys ve Palaeochersis'in kabuğu bağımsız olarak evrilmiş olabilir. Fakat bir başka olasılık daha var:
3. Proganochelys ve Palaeochersis aslında sulardan karalara daha önce gerçekleşmiş bir yeniden dönüşü temsil ediyor olabilir. Bu sizce de ürkütücü derecede heyecan verici bir düşünce değil mi?

Hâlihazırda, kaplumbağaların karaya çıkışta evrimsel bir ikileme yapmayı başardıkları yönündeki fevkalade gerçek konusunda ken­dimizden oldukça eminiz: kara "tosbağalarının" erken bir versiyonu önceki balık atalarının sucul ortamına geri döndü, bunlar deniz kap­lumbağası oldu, sonra yeniden karaya çıktı, kara tosbağaları yeniden vücut bulmuş oldu ve bunlara Testudinidae adını verdik. İşte bildikle­rimiz bu kadar, ya da neredeyse emin olduklarımız. Fakat şimdi bir de, bu ikilemenin iki kez gerçekleştiği iddiasıyla karşı karşıyayız. Sadece modern tosbağaları ortaya çıkarmak için değil, çok çok daha önce, Tri-yasik dönemde Proganochelys ve Palaeochersis'i meydana getirmek için.
Başka bir kitabımda DNA'nın "Ölülerin Genetik Kitabı" olduğunu söylemiştim. İnsanda doğal seçilimin işleyiş tarzı yüzünden, bir hay­vanın DNA'sının onun atalarının doğal seçildikleri dünyaların yazılı betimlemesi olduğu hissi oluşuyor. Bir balık için ölülerin genetik ki­tabı atasal denizleri tarif eder. Bizim ve memelilerin çoğu için, kita­bın ilk bölümleri denizde geçer, sonraki bölümleri karada. Balinalar, dugonglar, denizcil iguanalar, penguenler, foklar, deniz aslanları ve kaplumbağalar için, kitapta üçüncü bir bölüm vardır ve uzak geçmiş­lerinin tecrübe sahasına yaptıkları destansı dönüşün hikâyesini anla­tır. Fakat kara tosbağaları için, belki de birbirinden bağımsız olarak, üstelik de çok uzak aralıklarla iki ayrı kez, karaya yeniden ve son kez (acaba hakikaten son mu?) çıkışa ayrılmış dördüncü bir bölüm vardır bu kitapta. Acaba ölülerin genetik kitabının sayfalarının tekrar tekrar yazılan evrimsel U dönüşleriyle dolu olduğu böyle başka bir hayvan var mıdır? Giderayak söylemezsem olmaz, kara tosbağalarının yakın kuzenleri olan şu tatlı su ve tuzlu su biçimleri ("terrapinler") konusunu merak etmeden duramıyorum. Acaba ataları denizlerden doğru­ca diğer tuzlu sulara ve nihayet tatlı sulara mı geçtiler? Denizlerden karalara geçişin ara aşamalarını mı temsil ediyorlar? Ya da modern kara tosbağaları olan atalardan bir başka kez daha suya dönüş yapan­lar olmaları mümkün mü? Kelonyenler evrimsel süreçte suyla karalar arasında gidip geliyor muydu? Kitabın tekrar yazılan bu kısımları dü­şündüğümüzden de fazla sayıda olabilir mi?

NOT:

19 Mayıs 2009'da, ben bu kitabın deneme baskısını düzelttiğim sırada, internet üzerinde yayın yapan bilimsel bir dergi olan PLOS One, lemur benzeri bir primatla maymunsu bir primat arasındaki "kayıp bir halkayı" duyurdu. İsmi Darwinius masillae olan bu yaratık 47 milyon yıl önce, şimdi Almanya olan bir yağmur ormanında yaşamıştı. Yazarlar tarafın­dan bu fosilin şimdiye dek bulunan en eksiksiz primat fosili olduğu iddia ediliyor: sadece kemikleri değil, derisi, kılları, bazı içorganları ve yediği son yemek de korunmuş. Dar-winius masillae'n'm ne kadar güzel olduğuna hiç şüphe yok ama, konu hakkında berrak düşünmemizi engelleyen bir reklam dalgasıyla karşımıza çıktı. Sky (Vevvs'e göre, bu fosil "en nihayet Charles Darwin'in evrim kuramını doğrulayan" "dünyanın sekizinci harikası" imiş. Üstüme iyilik sağlık! "Kayıp halkanın" fasa fiso esrarı, gücünden hiçbir şey kaybet­memişe benziyor.

Richard Dawkins / Yeryüzündeki En Büyük Gösteri / Sayfa: 135-168

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Bu kitabı Gen Bencildir'den sonra en güzel içeriğe sahip olanıdır. Evrim kanıtlarına en çok yer verdiği kitaptır. Türkçeye de iyi çevrilmiş.

Adsız dedi ki...

Türkçe çevirisi gerçekten çok başarılı bir kitap.