Haberler

Haberler
Richard Dawkins - Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak

3 Mart 2011 Perşembe

Kayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz?

"İyi bir kuram aksi ispatlan­maya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan ku­ramdır. Evrim, eğer tek bir fosil yanlış zaman diliminde ortaya çıksaydı rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı havada karada geçmiştir."
 * * *
Kayıp halka mı? "Kayıp" derken neyi kastettiniz? 

Yaradılışçılar fosil kayıtlarını pek severler, çünkü birbir­lerine sürekli "fosil kayıtlarında bir sürü 'boşluk' var" mantrasını tekrar tekrar söylemeleri (yine diğer yaradılışçılar tarafından) öğütlenmiştir: "Bana 'ara formları' göster!" Bu "boşlukların" evrimciler için bir utanç kaynağı olduğunu çok (ama çok) büyük bir keyifle hayal ederler. Bırakın elimizde hâlihazırda inanılmaz sayıda bulunan ve ev­rimsel tarihi belgeleyen (üstelik de aralarında harikulade "ara formla­rın" da bulunduğu) fosilleri, aslına bakılırsa, herhangi bir fosili bula­bildiğimiz için bile çok şanslıyız. Dokuzuncu ve onuncu bölümlerde evrimin gerçek olduğunu göstermek için fosillere ihtiyacımız bile ol­madığını anlatacağım. Eğer tek bir vücut bile fosilleşmemiş olsaydı, evrimin kanıtları tamamen sağlam olurdu. Kazabileceğimiz zengin fosil madenlerine sahip olmamız tam anlamıyla bir "ikramiye" ve her geçen gün daha çok fosil keşfediliyor. Pek çok hayvan grubuna ilişkin fosil kanıtları muazzam bir güce sahip. Fakat elbette her şeye rağmen boşluklar var ve yaradılışçılar o boşluklara hastalıklı bir sevgi duyuyor.
Gelin, dedektifin hiçbir görgü tanığının bulunmadığı suç mahalli­ne geldiği benzeşimimize geri dönelim. Baronet vurulmuştur. Taban­ca üzerindeki ter izinden elde edilen DNA, parmak izleri, ayak izleri ve güçlü bir motivasyon, suçlunun uşak olduğuna işaret ediyor. Bu hemen çözülebilecek bir vaka gibi görünüyor, nitekim hem jüri hem de mahkemedeki diğer insanlar cinayeti uşağın işlediğine ikna olmuş görünüyorlar. Fakat uşağın suçlu olduğu kararına varacağı her halin­den belli olan jüri karar almak için mahkeme salonundan çıkmadan hemen önce yeni bir kanıt ortaya çıkıyor: birisi baronetin eve hırsızla­ra karşı gizli kameralar koydurduğunu hatırlıyor. Herkes nefesini tut­muş bir şekilde kamera kayıtlarını izliyor. Kayıtlardan biri uşağın çek­meceyi açtığını, içinden tabancayı çıkarıp doldurduğunu ve yüzünde habis bir ifadeyle sinsice odadan çıktığını gösteriyor. Bu kaydın davayı iyice uşağın aleyhine çevirdiğini düşünebilirsiniz. Ama acele etmeyin. Uşağın savunma avukatı kurnazlıkla, cinayetin işlendiği kütüphanede ve uşağın odasına giden koridorda hiçbir gizli kamera olmadığına dik­kat çekiyor. İşaret parmağını o avukatlara özgü ikna edici havayla sallıyor. "Kamera kayıtlarında bir boşluk var! Uşak odasından çıktıktan sonra neler olduğunu bilmiyoruz. Müvekkilimin mahkûm edilmesi için yeterli kanıt olmadığı çok açık."
Savcı, beyhude bir çabayla, bilardo odasında ikinci bir kamera ol­duğuna ve bu kameranın açık kapıdan koridoru da çeken kayıtlarının elinde hazır silahı ile parmak ucunda koridor boyunca kütüphaneye doğru ilerleyen uşağı gösterdiğine dikkat çekiyor. Bu görüntülerin ka­mera kaydındaki boşluğu doldurduğu aşikâr değil mi? Uşağın suçlu olduğunun kanıtları şüphe götürmez değil mi? Ama hayır. Savunma avukatı, muzafferane, son kozunu oynuyor. "Ama uşak bilardo odası­nın açık kapısının önünden geçtikten sonra ne olduğunu bilmiyoruz ki. Bu durumda artık kamera kayıtlarında iki boşluk var. Jürideki sayın baylar ve bayanlar, başka sözüm yok. Son bilgiler ışığında müvekkili­me karşı öncekinden de az kanıt bulunmaktadır."
Fosil kayıtları bu cinayet öyküsündeki gizli kameralar gibidir, yani aslında sahip olmayı beklemeye bile hakkımızın olmadığı bir "ikrami­yedir." Zira hâlihazırda zaten uşağın suçlu bulunması için fazla fazla kanıt bulunmaktadır ve zaten jüri gizli kamera kayıtları ortaya çıkma­dan hemen önce uşağın suçlu olduğuna karar vermek üzeredir. Benzer şekilde, evrimin gerçek olduğuna dair, günümüzde yaşayan türlerin karşılaştırılma çalışmalarından ve coğrafî dağılımların­dan elde edilen fazla fazla kanıt bulunmaktadır. Fosillere ihtiyacımız bile yok; evrimin gerçekliği onlarsız bile su götürmez; bu durumda fosil kayıtlarındaki boşlukları sanki evrime karşı kanıtlarmış gibi kullanmak tam bir çelişki. Dediğim gibi, fosillere sahip oldu­ğumuz için bile şanslıyız.
Evrime karşı, hem de çok güçlü bir şekilde karşı bir kanıt ancak yan­lış coğrafi bir katmanda bulunacak tek bir fosil olabilirdi. Dördüncü bölümde bundan bahsettim. J.B.S.Haldane, kendisine evrim kuramı­nı çürütecek bir gözlemin ne olabileceği sorulduğunda o ünlü cevabı yapıştırıvermişti: "Kambriyen öncesi dönemden fosil tavşanlar!" Şim­diye kadar böyle bir tavşan, anakronistik yani yanlış zaman diliminde gözlenen herhangi bir fosil bulunmamıştır. Elimizdeki bütün fosiller, ki bu fosillerin sayıları çok ama çok fazla, tek bir istisna olmaksızın doğru bir zamansal sıralamaya oturuyor. Evet arada hiçbir fosilin bu­lunmadığı boşluklar var ama bu zaten beklenen bir şey. Hiçbir fosilin evrim geçirmeden hemen önce bulunduğu görülmüş şey değildir.
Bu bize çok şeyler anlatan bir gerçek (ve bu gerçeğin yaradılış kura­mının bir parçası olmasını beklemek için hiç hiçbir sebep yok). Dör­düncü bölümde kısaca değindiğim gibi, iyi bir kuram aksi ispatlan­maya müsait olduğu halde kimse tarafından çürütülememiş olan ku­ramdır. Evrim, eğer tek bir fosil yanlış zaman diliminde ortaya çıksaydı rahatlıkla çürütülebilirdi. Evrim bu sınavı havada karada geçmiştir. Evrime karşı şüpheyle yaklaşan ve bunda haklı olduklarını kanıtlamak isteyenlerin özenle ve sebatla kayaları tırtıklamaları ve umutsuzca anakronistik fosiller bulmaya çalışmaları gerekirdi. Belki de bulurlar. İddiaya var mısınız?
Yaradılışçıların en çok sevdikleri, en büyük boşluk, Kambriyen Patlaması ndan hemen öncekidir. Yarım milyar yıldan biraz faz­la bir zaman önce, Kambriyen döneminde, pek çok önemli hayvan sınıfı (hayvanlar alemindeki ana bölümler) fosil kayıtlarında "bir­denbire" ortaya çıkıyorlar. Birdenbire derken, bu hayvan gruplarının Kambriyenden yaşlı kayalarda hiç bulunmadıklarını kastediyoruz, şıp diye ansızın beliriverdiklerini değil: sözünü ettiğimiz süreç yaklaşık 20 milyon yılı kapsıyor. Yirmi milyon yıl, yarım milyar ile karşılaştı­rınca insana kısa geliyor. Ama elbette evrim için bugün de olduğu gibi o zamanlarda da 20 milyon yıl, 20 milyon yıldır! Her neyse, yine de görece anlık bir olaydır ve daha önce de bir kitabımda yazdığım gibi:
Kambriyen döneminde ciddi sayıda önemli hayvan sınıfı, ortaya çıktıkları ilk zamanda bile hali hazırda ilerlemiş bir evrim aşama­sındadır. Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle ko­nulmuş gibilerdir. Sanırım söylememe gerek yok, bu hayvanların aniden belirişi yaradılışçıların pek hoşuna gitti.
Son cümleden anlıyoruz ki, yaradılışçıların Kambriyen Patlama­sını seveceklerini anlayabilecek durumdaymışım. Fakat o zamanlar (1986'da) onların, yaptığım açıklamayı dikkatlice çıkarıp, benim cüm­lelerimi bana karşı ve kendi çıkarlarına yönelik tekrar tekrar sinsice alıntılayacaklarını fark edecek kadar akıllı değilmişim. Sırf meraktan internette "Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle konul­muş gibilerdir" cümlesini arattım ve 1250'nin üzerinde sonuçla karşı­laştım. Bu sonuçların çoğunun yaradılışçı alıntı cımbızcılarının temsil ettiği hipotezimi kaba bir yöntemle kontrol etmek için, karşılaştırma olarak, Kör Saatçi kitabımda yukarıdaki cümlenin hemen ardından gelen cümleyi aramayı denedim: "Bununla birlikte her alandan ev­rimciler bunun fosil kayıtlarında hakikaten büyük bir boşluğu temsil ettiğine inanırlar." Bu aramadan toplam 63 sonuç çıktı, önceki cüm­lenin 1250 sonucuna nazaran. 1250'nin 63'e oranı 19,8. Bu orana Alıntı Cımbızlama indeksi diyebiliriz.
Kambriyen Patlamasından daha önce çok bahsettim, özellikle de Gökkuşağını Sökmek (Umveaving the Rainbow) kitabımda. Bura­da bunlara, yassı solucanların (Platyhelmintes) gözler önüne serdiği yeni bir nokta ekleyeceğim. Bu geniş solucan şubesine, tıbbi açıdan da çok büyük önem taşıyan, parazit sülükler ve tenyalar da dâhildir. Bununla birlikte, benim en sevdiklerim serbest yaşayan silli solucan­lardır (Turbellaria) ve bunların binin üzerinde türü bulunur: bu sayı neredeyse bütün memeli türlerinin toplamı kadardır. Silli solucan­ların bazıları, bu iki resimde de görebileceğiniz gibi, muhteşem bir güzelliğe sahiptir. Hem suda hem de karada kendilerine bol rastlanır ve büyük olasılıkla çok uzun zamandır da yaygın olarak bulunmakta­dırlar. O zaman sanırsınız ki çok zengin bir fosil tarihi bulacaksınız. Ne yazık ki elimizde neredeyse hiçbir şey yok. Pek belirgin olmayan bir avuç fosil izinin dışında, şimdiye kadar tek bir yassı solucan fosili bulunmamıştır. Platyhelminthes, ilk ortaya çıktığı anda çoktan bir so­lucan için "evrimsel olarak ileri bir aşamadadır. Adeta hiçbir evrimsel tarihleri yoktur ve oraya elle konulmuş gibilerdir." Ama bu defa, "ilk ortaya çıktıkları zaman" Kambriyen değil günümüzdür. Bunun ne de­mek olduğunu anlıyor musunuz, ya da en azından yaradılışçılar için ne anlama gelmesi gerektiğini? Yaradılışçılara göre, yassı solucanlar bütün diğer organizmalarla aynı zamanda yaratılmıştır. Bu durumda fosilleşmek için onların da diğer hayvanlarla tam olarak eşit vakitleri oldu. Geçen bunca yüzyılda, o kemikli, kabuklu hayvanlar binlerce fosil bırakırken, yassı solucanlar, kayalarda varlıkları­na dair hiçbir iz bırakmadan, di­ğer hayvanların yanında mutlu mesut yaşamış olmalılar. Peki o zaman, yassı solucanların tarihi­nin kocaman bir boşluktan iba­ret olduğunu göz önünde bulun­durursak, fosilleşen hayvanların
    

 
Turbellaria - hiç fosilleri yok, ama çok uzun zamandır ortalarda olmalılar
   
   


kayıtlarındaki boşlukları bu kadar özel yapan ne: üstelik de, yaradılış­çıların iddialarına göre, yassı solucanların dünya üzerinde geçirdik­leri vakit diğerleri ile aynı uzunluktaysa? Kambriyen Patlamasından önceki boşluk pek çok hayvanın birdenbire Kambriyen sırasında orta­ya çıktığına ilişkin bir kanıt olarak kullanılıyorsa, aynı "mantık" yassı solucanların da daha dün vücut bulduklarını kanıtlamak için kulla­nılmalıdır. Fakat bu, yaradılışçıların, yassı solucanların diğer her şeyle birlikte aynı yaradılış haftasında var edildikleri inancına ters düşüyor. Her ikisine de sahip olamazsınız. Bu ispat, yaradılışçıların fosil kayıt­larındaki Kambriyen öncesi boşluğun evrime ilişkin kanıtları zayıflat­tığı iddiasını bir kalemde yıkıyor.
Evrimsel görüşe göre, Kambriyen döneminden önce neden bu kadar az fosil var? Eh, büyük ihtimalle, coğrafi dönemlerden bugü­ne yassı solucanlar için geçerli olan etkenler, hayvanlar âleminin Kambriyen'den önce yaşayan tüm diğer üyeleri için de geçerliydi. Bü­yük olasılıkla Kambriyen'den önce yaşayan hayvanların çoğu günü­müzdeki yassı solucanlar gibi yumuşak bedenliydi, ayrıca günümüz silli solucanları gibi de görece küçük boyutluydular, ki bunlar iyi fosil malzemesi değildir. Daha sonra yaklaşık yarım milyar yıl önce hay­vanların rahatça fosilleşmelerine izin veren bir şey oldu; mesela sert ve mineral yapılı iskeletler ortaya çıktı.
"Fosil kayıtlarındaki boşluğun" daha önceki ismi "kayıp halkalar" idi. Victoria dönemi İngiltere'sinde bu söz oldukça rağbet görmüş­tü ve 20. yüzyıla kadar kalmayı başardı. Darwin'in kuramının yanlış anlaşılmasından ortaya çıktı ve bugün "neandertal" kelimesinin bir hakaret olarak (ama yanlış bir şekilde) kullanılmasına benzer şekilde kullanıldı. Oxford İngilizce Sözlüğünün listelediği örnek alıntılardan 1930 tarihli bir tanesinde, D. H. Lawrence kendisine "kokuşmuş bir ismin var" diyen bir kadından bahsediyor. Kadının sözleri şöyle devam ediyor: "Sen, bir kayıp halka ve şempanze karışımı olan sen."
"Kayıp halka" sözünün ilk ortaya çıktığı zamanki (ama az sonra an­latacağım gibi hep karıştırılan) anlamı, Darwin'in kuramında insan­larla diğer primatlar arasındaki hayati bir halkanın eksik olduğunu ima ediyordu. Sözlüğün aydınlatıcı örneklerinden, Victoria dönemine ait bir diğeri, "kayıp halka" sözünü şöyle kullanıyor: "Kayıp halka diye birşeyden bahsedildiğini duydum, insanlarla şebekler arasında." Tarih inkarcıları, bugüne dek alaycı olduğunu düşündükleri bir ses tonuyla hep şunu söylemekten hoşlanageldiler: "Ama hala kayıp halkayı bulamadınız" ve genellikle tam olsun diye Piltdown Adamına dair de bir taş atarlar. Piltdown sahteciliğini kimin yaptığını kimse bilmiyor, ama bir bulunursa cevap vermesi gereken çok soru olacak. İlk bulunan insansı maymun fosili adaylarından birinin sahte olması, tarih inkarcılarının sahte olmayan bir sürü başka fosili de görmezden gelmelerine bahane oldu; bu konuda kafa ağrıtmaktan hala vazgeçmediler. Eğer gerçekle­re bir baksalardı, elimizde çağdaş insanı şempanzeyle paylaştığı ortak ataya bağlayan bir sürü ara fosil olduğunu göreceklerdi. Dalın insan ta­rafında tabi. İlginçtir ki (ne şempanze ne de insan olan) bu ortak atayı günümüz şempanzelerine bağlayan bir fosil henüz bulunmadı. Bunun nedeni belki şempanzelerin fosilleşmek için iyi bir ortam sağlamayan ormanlarda yaşıyor olmasıdır. Yani eğer kayıp halkalardan şikâyet ede­cek biri varsa o da şempanzelerdir, insanlar değil!
Bu durumda yukarıda anlattıklarım, "kayıp halkanın" anlamların­dan bir tanesi. Bu "kayıp halka" insan ile hayvanlar âleminin kalanı arasındaki sözüm ona boşluk demek oluyor. Bu anlamıyla kayıp halka, yumuşatarak söyleyecek olursak, artık kayıp filan değil. Bu konuya, özellikle insan fosillerini ele alan bir sonraki bölümde geri döneceğim.
"Kayıp halkanın" diğer bir anlamı da ana gruplar arasındaki "geçiş formlarının" sözde yetersiz sayıda olmasıyla ilgili: örneğin sürüngen­lerle kuşlar, ya da balıklarla ikiyaşayışlılar (amfibiler) arasında. "Ara formları gösterin!" Evrimciler tarih inkarcılarının bu meydan oku­yuşlarına genellikle onlara Archaeopteryx"m, yani "sürüngenler" ve kuşlar arasındaki ünlü "ara formun", kemiklerini atarak cevap verir­ler. Az sonra göstereceğim gibi, bunu yapmak bir hata. Bu meydan okumaya verilmesi gereken cevap Archaeopteryx değil, çünkü ortada cevap vermeye değecek bir soru bile yok. Archaeopteryx gibi ünlü bir fosili kullanmak buradaki mantık hatasını destekliyor. Zira, fosille­rin büyük çoğunluğu için, her birini bir şeyden diğerine geçiş formu olarak göstererek iyi bir savunma yapmak mümkün. Archaeopteryx ile cevaplanmış gibi görünen bu sözde meydan okuyuş, Büyük Varlık Zinciri olarak bilinen eskimiş bir anlayışa dayanmaktadır; ki bu da be­nim, bu konudan bölümün ilerleyen sayfalarında bahsettiğim kısmın başlığıdır.
Bütün bu "kayıp halka" sorularının en aptalca olanları şu ikisidir (ya da bunların bol bol bulunan benzerleridir). Birincisi, "Eğer insan­lar kurbağa ve balıktan geçerek maymunlardan geldilerse, o zaman neden fosil kayıtlarında 'maybağa' yok?" İslamcı bir yaradılışçının sal­dırgan bir tavırla neden hiç timsavuk yok diye sorduğuna şahit oldum. Ve ikincisi de şu, "Bir maymunun insan bebek doğurduğunu gördü­ğüm zaman evrime inanacağım." Bu sonuncusu da diğerlerinin düş­tüğü hataya düşüyor, üstelik bir de büyük evrimsel değişikliklerin bir gecede oluverdiği düşüncesine sahip.
İşe bakın ki, bu mantık hatalarından ikisi, Sunday Times'ta (Lond­ra) televizyonda yayınlanmış ve Darwin'le ilgili benim sunduğum bir belgeseli anlatan bir makaleye gelen yorumlar arasında arka arkaya beliriveriyor bir anda:

Dinle ilgili Dawkins görüşleri çok saçma, çünkü Evrimin kendisi de bir dinden fazlası değil - hepimizin tek bir hücreden geldiğine inanmak zorundasınız ... ve bir sümüklüböceğin maymuna dönü­şebileceğine falan. Ha ha, bu şimdiye kadar duyduğum en gülü-nesi din!!
Joyce, Warwickshire, Birleşik Krallık 
Dawkins'in, bilimin neden kayıp halkaları bulamadığını açıkla­ması gerekiyor. Temelsiz bilime inanmak, Tanrıya inanmaktan daha da peri masalcılığı.
Bob, Las Vegas, ABD 

Bu bölümde, bunlar ve benzeri mantık hataları ile ilgileneceğiz ve bu işe en aptalından başlayacağız zira onun cevabı diğerlerine bir giriş niteliğinde.

"BANA TİMSAVUĞUNU GÖSTER!"

"Fosil kayıtlarında neden bir maybağa yok?" Eh, çünkü elbette may­munlar kurbağalardan gelmiyor. Aklı başında hiçbir evrimci şimdiye kadar böyle bir şeyi ya da tavukların timsahlardan geldiğini ya da tim­sahların tavuklardan geldiğini söylemedi. Maymunlar ve kurbağaların, ne kurbağaya ne da maymuna benzemeyen, ortak bir atası var. Belki bu ata biraz semendere benziyordu ve nitekim elimizde doğru zaman dilimine ait olan ve semender benzeri fosiller var. Ama mesele bu de­ğil. Milyonlarca tür hayvanın her biri diğeriyle ortak bir ataya sahip. Eğer evrimi kavrayışınız bir maybağa ya da timsavuk görmeyi bekle­memiz gerektiğini düşüneceğiniz kadar çarpıksa köpekomatezlerin ve filpanzelerin olmamasını da çılgıncasına ironik buluyor olmalısı­nız. Hatta, kendinizi neden memelilerle sınırlandırasınız ki? Kangarafatma (kanguru ve kara fatma arasındaki geçiş formu) veya ahtaplan (ahtapot ve kaplan arasındaki geçiş formu) nasıl? Neden olmasın? Bu şekilde birbiriyle yoğurabileceğiniz hayvan isimlerinin sayısı sonsuz. Elbette su aygırları köpeklerden gelmiyor (veya köpekler su aygırla­rından). Şempanzeler fillerden gelmiyor, ya da filler şempanzelerden. Tıpkı maymunların da kurbağalardan gelmiyor olduğu gibi. Günü­müzdeki hiçbir tür diğer bir çağdaş türden türemedi (eğer yakın za­manda gerçekleşmiş türleşmeleri saymazsak tabi). Nasıl ki kurbağa ve maymunun ortak atası sayılabilecek bir fosil bulabilirsiniz, filler ve şempanzelerin ortak atası olabilecek bir fosil bulmanız da mümkün. İşte bunlardan biri olan Eomaia, erken Krestase döneminde yani ıoo milyon yıldan biraz önce yaşamıştı.



Gördüğünüz gibi Eomaia ne bir şempanzeye ne de bir file benziyor. Sivrifareyi andırıyor, büyük ihtimalle onların ortak atalarına çok ben­ziyordu, ki bu ortak atayla yaklaşık aynı zamanda yaşamış olmalıydı. Yine görüyorsunuz ki, Eomaia benzeri atadan fil soyuna kadar ve aynı Eomaia benzeri atadan şempanze soyuna kadar giden her iki süreçte de pek çok evrimsel değişiklik meydana gelmiş. Fakat Eomaia hiçbir açıdan bir filpanze değil. Eğer olsaydı bile, bir deniz köpeğineği de ol­ması gerekirdi çünkü bir şempanzenin ve filin ortak atası olan her ne ise, bu tür aynı zamanda köpeğin ve deniz ineğinin de ortak atasıdır. Bu atanın aynı zamanda yerdomusuaygırı olması gerekirdi, zira aynı ata, yerdomuzu ile su aygırının da ortak atası. Deniz köpeğineği (ya da filpanze, ya da yerdomusuaygırı ya da kangurgedan veya bufalas-lan) fikri son derece evrimsellikten uzak ve son derece gülünç. Keza bir maybağa da öylesine gülünç ve bu küçük nüktenin failinin, yani Avusturyalı gezgin vaiz John Mackay'ın, İngiltere'deki okulları, ken­disini bir "yerbilimci" olarak tanıtarak 2008'den beri geziyor olması (2009'da da bir tura çıktı) ve gezileri sırasında masum çocuklara eğer evrim doğru olsaydı fosil kayıtlarında "maybağalar" olması gerektiğini öğretiyor olması büyük rezalet.
Aynı derecede gülünç bir başka örnek de Müslüman yaradılış savu­nucusu Harun Yahya'nın savurganca hazırlanmış, gösterişli resimlerle süslenmiş, devasa ama budalalık derecesinde cahillikler içeren kitabı Yaradılış Atlası. Çok açık ki bu kitabı basmak bir servete mal olmuş, ki aralarında benim de bulunduğum on binlerce bilim öğretmenine bedava dağıtıldığını düşünmek durumu hayret verici hale sokuyor. Ki­taba muazzam paralar dökülmüş olmasına rağmen, içindeki hatalar efsane haline geldi. Çoğu kadim fosilin günümüzde yaşayan örnekle­rinden ayırt edilemez olduğunu göstermek amacıyla, Yahya bir deniz yılanını sanki "yılanbalığıymış" gibi (bu iki hayvan birbirlerinden o kadar farklıdır ki, omurgalılarda iki ayrı sınıfa yerleştirilmiştir), de­niz yıldızını "kırılgan yıldızmış" gibi (aslında iki farklı derisidikenli sınıfıdır bunlar), bir sabellid solucanını (bir tür halkalı solucan) "kri-noid deniz zambağı" gibi (bir derisidikenli: bu ikisinin farklı şubeler­den geliyor olmalarını bırakın, ikisi de hayvan olmakla birlikte farklı alt-âlemlere aitler, hem hayvan olup hem de daha uzak akraba olmak isteselerdi, birbirlerine ancak bu kadar uzak olabilirlerdi) ve nihayet (hepsinden de muhteşemi) bir balık yemini "şayak sineği" gibi göste­riyor.
Fakat bu cevher gibi partizanca gülünçlüklere ek olarak, kitapta bir de kayıp halkalar bölümü var. Resimlerden biri, bir balıkla bir de­nizyıldızı arasında hiçbir geçiş formu olmadığını göstermek amacıyla ciddi ciddi kitaba konmuş. Yazarın, denizyıldızı ve balık kadar birbi­rinden böylesine farklı iki hayvan arasında evrimcilerin bir geçiş bekleyeceklerini cidden düşünüyor olmasının inanılmaz olduğunu dü­şünüyorum. Bu durumda, elimde olmadan onun, hitap ettiği kitleyi çok iyi tanıdığından ve bilerek ve küçümseyerek onların cehaletinden faydalandığından şüpheleniyorum.

"BİR MAYMUNUN İNSAN BEBEK DOĞURDUĞUNU GÖRDÜĞÜM ZAMAN EVRİME İNANACAĞIM." 

Tekrar edeyim, insanlar maymundan gelmemiştir. Maymunlarla ortak bir atamız var. Olay şu ki, ortak ata insandan çok bir maymuna benziyor olmalıydı ve eğer biz onunla şöyle 25 milyon yıl önce tanışabilseydik büyük ihtimalle ona maymun derdik. Fakat her ne kadar in­sanlar görünüşüne bakıp maymun ismini takacağımız bir atadan evrildilerse de, hiçbir hayvan bir anda yeni bir tür doğuruvermiyor, yani en azından, bir insanın maymundan ya da hatta bir şempanzeden farklı olduğu derecede kendisinden farklı bir yavru doğurmuyor. Evrim böy­le bir şey değil. Aslına bakılırsa evrim kademeli bir süreç olmakla kal­mıyor, eğer bir şeyleri açıklayacaksa kademeli olmak zorunda. Tek bir nesilde görülen büyük sıçramalar (yani bir maymunun insan doğur­ması gibi) neredeyse ilahi yaradılış kadar imkânsız ve tam da aynı se­beplerden bu fikir kabul görmüyor: istatistikî olarak olasılıksız. Evrim karşıtlarının kendilerini birazcık zahmete sokup karşı çıktıkları şeyin en basit temel ilkelerini öğrenmeleri ne kadar da güzel olurdu.

BÜYÜK VARLIK ZİNCİRİNİN HABİS MİRASI

"Kayıp halkaların" mantık dışı bir şekilde talep ediliyor olmasının temelinde bir ortaçağ miti yatıyor, ki bu mit Darwin'in çağına varana dek adem oğlunun zihnini kurcalamış ve Darwin'den sonra da bıkma­dan usanmadan akıl karıştırmış. Evrendeki her şeyin, bir merdiven üzerinde dizildiğini, en üst basamakta Tanrının, sonra baş meleklerin, daha sonra çeşitli diğer meleklerin, insanların, hayvanların, bitkilerin, kayaların ve nihayet diğer cansız varlıkların bulunduğunu söyleyen bu mit Büyük Varlık Zinciri mitidir. Bu anlayışın, ırkçılığın doğal karşı­landığı zamanlara kadar kökleri olduğunu göz önünde bulundurur­sak, insanların hepsinin aynı basamakta oturmadıklarını belirtmeme gerek bile olmayabilir. Ah tabi ki hayır! Ve elbette erkekler kendi ırkın­dan kadınlardan bir basamak üstte bulunuyordu (ki bu yüzden ben de bu paragrafın ilk cümlesinde "âdemoğlu" kelimesini kullanmaktankendimi alıkoyamadım). Fakat, evrim fikri sahneye düşüverdiğinde, suyu bulandırma ihtimali en yüksek olan şey, hayvanlar alemindeki sözde hiyerarşiydi. "Düşük" hayvanların "yüksek" hayvanlara evril-diğini varsaymak insana çok doğal geliyordu. Eğer bu doğruysa hay­vanlar arasında, "merdivenin" hem en tepesine hem en aşağısına dek "bağlantılar" olmalıydı, yani hepsi bir zincirin "halkaları" gibi birbirleri ardından geliyor olmalıydı. Pek çok basamağı eksik olan bir merdiven ikna edici değildir. "Kayıp halkalar" ile ilgili şüphelerin çoğunun ar­dında, bu basamaksız merdiven imgesi vardır. Fakat şimdi anlataca­ğım sebeplerden dolayı, bütün bu merdiven miti hem derinden yanlış anlaşılmıştır hem de hiç evrimsel değildir.
"Yüksek hayvanlar" ya da "düşük hayvanlar" gibi ifadeleri o kadar umarsızca kullanıyoruz ki, bunları çaba harcamadan evrimsel düşü­nüşe oturtmak bir yana dursun, aslında bu düşünüşe tamamen aykırı olduklarının farkına şok içinde varıyoruz. Şempanzelerin yüksek hay­vanlar olduğunu, toprak solucanlarının ise düşük hayvanlar olduğunu bildiğimizi, bu bilgiye hep vakıf olageldiğimizi sanıyoruz ve evrimin de bu bilgiyi daha da açık hale getirdiğini düşünüyoruz. Ama böyle olmadı. Hatta bunun bir anlama gelip gelmediği bile muallâkta. Ya da bir anlama geliyorsa, o kadar farklı anlamları var ki, yanıltıcı hatta zararlı bir kullanım.
Bir maymunun diyelim bir toprak solucanından daha yüksek bir canlı olduğunu söylediğinizde, kastediyor olabileceğiniz kafa karıştı­rıcı şeylerin işte bir listesi:
1. "Maymunlar toprak solucanlarından evrilmiştir." Bu yanlış bir ifa-
de, aynı insanların şempanzelerden evrildiğini söylemenin yanlış olması gibi. Maymunlar ve toprak solucanları ortak bir ataya sa­hiptir.
2. "Maymunların ve toprak solucanlarının ortak atası, bir maymun­dan çok solucana benziyordu." Tamam, bu insana daha mantık­lı geliyor. Hatta dilerseniz "atalara benzeyen" anlamında "ilkel" kelimesini de hemen hemen doğru olarak kullanabilirsiniz, zira günümüzde yaşayan bazı hayvanların diğerlerinden daha ilkel ol­duğu apaçık ortadadır. Fakat eğer üzerinde düşünürseniz, bunun anlattığı şey aslında iki tür arasında daha ilkel olanının, ortak ata­dan bu yana daha az değişime uğradığıdır (eğer yeterince geçmi­şe giderseniz, hiç istisnasız bütün türler ortak bir ataya sahiptir).Eğer türlerden her ikisi de bir diğerinden kayda değer bir şekilde daha çok değişmediyse, "ilkel" kelimesi bu türleri karşılaştırmada kullanılmamalıdır.
Bu aşamada listeye ara verip ilgili bir noktaya dikkat çekmek iyi olacak. Benzerlik derecesini ölçmek zordur. Ve herhangi bir durumda, günümüzde yaşayan iki hayvanın ortak atalarının hayvanlardan biri­ne diğerinden daha fazla benzemesi için hiçbir zorunlu sebep yoktur. İki hayvanı ele alalım, ringa balığı ve mürekkep balığı olsun mesela. Bunlardan birinin ortak ataya diğerinden daha fazla benzeme olasılığı var, ama bu demek olmuyor ki benzemek zorunda. Atadan dallan­dıklarından bu yana her ikisi için de aynı süre geçti, bu durumda bir evrimcinin, eğer varsa ilk beklentisi, günümüzde yaşayan herhangi bir hayvanın bir diğerine nazaran ilkel olmaması gerektiğidir. Ortak atadan türleştiklerinden beri her ikisinin de aynı derecede, ama fark­lı açılardan, değişmiş olmalarını bekleyebiliriz. İşe bakınız ki, (may­munda ve toprak solucanında olduğu gibi) bu beklenti çoğu zaman karşılanmaz, ama karşılanmamasını beldememiz için bir sebep yok­tur. Üstelik, hayvanların farklı organlarının da aynı hızda evrilmeleri gerekmiyor. Bir hayvan belden aşağı çok ilkel olabilir ama belden yu­karı ileri seviyede evrilmiştir. Şaka bir yana, türlerden biri daha ilkel bir sinir sistemine sahipken, diğerinin daha ilkel bir iskeleti olabilir. Burada "atalara benzeyen" anlamında kullanılan "ilkel" kelimesinin "basit" (yani daha az karmaşık olan) anlamına gelmediğine özellikle dikkat edin. Bir atın ayağı bir insanınkine nazaran daha basittir (beş yerine tek bir parmağı vardır örneğin), ama insan ayağı daha ilkeldir (atla ortak atamızın aynı bizim gibi beş parmağı vardı, demek ki at o zamandan beri bizden daha çok değişime uğramış). Bu da bizi liste-mizdeki bir diğer maddeye getiriyor.

3. "Maymunlar toprak solucanlarından daha akıllıdır [ya da güzeldir, daha büyük genoma sahiptir, daha karmaşık vücut yapısı vardır falan filan]." Bu tip hayvanbilimsel züppelikler, onları bilime uy­gulamaya çalıştığınızda karmaşa yaratırlar. Bundan burada bah­sediyorum çünkü diğer anlamlarla o kadar çok karıştırılıyor ki, bu karışıklığı gidermenin en iyi yolu onu gözler önüne sermek. Hay­vanları rütbelendirebileceğiniz çok sayıda ölçüt hayal edebilirsi­niz; benim daha önce bahsettiğim dört ölçütle sınırlı kalmanıza gerek yok. Bu merdivenlerden birinin üst basamaklarındaki hayvanlar, bir başka merdivenin ölçütlerinde üst basamaklarda ola-mayabilirler. Memelilerin semenderlerden daha büyük bir beyne sahip oldukları doğrudur, ama bazı semenderlerden daha küçük bir genoma sahiptirler.
4. "Maymunlar, toprak solucanlarına nazaran daha insan gibidir, in-
sana benzer." Özellikle maymun ve toprak solucanı örneği açısın­dan bu inkâr edilemez. İyi de ne olmuş? Neden diğer organizma­ları karşılaştırmak için insanları bir standart olarak seçelim ki? Bu duruma öfkelenen bir sülük, toprak solucanlarının sülüklere daha çok benzemek gibi harika bir meziyete sahip olduklarına işaret edebilir. Büyük Varlık Zincirinin geleneksel olarak insanları hay­vanlar ve melekler arasında sıralamasına rağmen, evrimin bir şe­kilde insanları "hedef alarak" işlediği veya insanların "evrimin son sözü" olduğu yönündeki genel kanıları evrimsel açıdan haklı çı­karacak hiçbir şey yok ortada. Bu kendini beğenmişçe varsayımın, kendini ne kadar sık sahneye atıverdiği kayda değer bir durum. En kaba haline, her yerde duyduğumuz "Eğer şempanzeler bize evrildilerse, neden hala ortalıkta şempanzeler var?" sızlanışların­da rastlıyoruz. Bundan daha önce bahsetmiştim ve şaka yapmıyo­rum. Bu soru tekrar tekrar tekrar karşıma çıkıyor, kimi zaman iyi eğitim almış olduğu belli insanlar tarafından yöneltiliyor.

5. "Hayatta kalma konusunda maymunlar [ve diğer 'yüksek' hayvan-
lar], toprak solucanlarından [ve diğer 'düşük' hayvanlardan] daha iyidir." Bu ifade ne akla uygun ne de doğru. Bütün canlı türler en basitinden günümüze dek hayatta kalmayı başardılar. Altın tamarin gibi bazı maymunların soyu, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Yani hayatta kalma konusunda toprak solucanlarından çok daha kötüler. Her ne kadar birçok insan tarafından sıçanlar ve hamamböcekleri, soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan gorillerden ya da orangutanlardan daha "düşük" görülseler de, hızla ve bol bol üreyebiliyorlar.
Umuyorum ki, günümüzde yaşayan canlıları, sanki "yüksek" veya "düşük" derken ne kastettiğimiz yeterince belliymiş gibi bir merdiven üzerinde sıralamanın ne kadar anlamsız olduğunu ve bunun evrim-sellikle hiç alakası olmadığını gösterecek yeterlilikte açıklama yaptım. Hayalinizde pek çok merdiven canlandırabilirsiniz; hayvanları ayrı ayrı merdivenlerde sıralamak bazen bir şeyler ifade edebilir, fakat mer­divenler arasında iyi bir bağ bulunmaz ve bu merdivenlerin hiçbirine "evrimsel ölçek" demek doğru olmaz. "Peki neden hiç maybağa yok?" demek gibi eskiden beri var olan bayağı hatalara düşülebildiğini gör­dük. Fakat Büyük Varlık Zincirinin habis mirası "Ana hayvan grupları arasındaki geçiş formları nerede?" sorusunu da besliyor ve neredeyse utanç verici şekilde, evrimcilerin bu soruya meşhur sürüngen ve kuş arası Archaeopteryx gibi belli başlı fosilleri ileri sürerek cevap verme eğiliminin temelini oluşturuyor. Bununla birlikte, Archaeopteryx'\e ilgili bu mantık hatasının arkasında yatan bir şey daha var, hem de çok önemli bir şey; bu durumda Archaeopteryx'i bu genel vaka için bir örnek olarak kullanayım ve bu konuya birkaç paragraf ayırayım.
Hayvanbilimciler geleneksel olarak omurgalıları sınıflara ayırmış­lardır: ana bölümler, memeli, kuş, sürüngen ve ikiyaşayışlı gibi isim­lere sahiptir. Kendilerine kladist1 denilen bazı hayvanbilimciler, bir sınıfın kurallara uygun olabilmesi için bu sınıfı oluşturan bütün hay­vanların belli bir ortak atadan geliyor olmaları ve bu ortak atanın da hem aynı sınıfa dâhil olması hem de bu grubun dışında kendisinden gelen hiçbir başka soya sahip olmaması gerekir derler. Kuşlar iyi bir sı­nıfa örnektir.2 Bütün kuşlar, kendisi de kuş olarak sınırlandırılabilecek ve günümüzde yaşayan kuşlarla (tüyler, kanatlar, gaga gibi...) anahtar tanısal karakterleri paylaşan tek bir atadan türemiştir. Yaygın olarak sürüngenler adıyla anılan hayvanlar bu anlamda iyi bir sınıf değildir. Bunun sebebi, en azından geleneksel sınıflandırmada, bu kategorinin kuşları belirgin şekilde dışarıda bırakması (kuşların kendilerine ait bir sınıfı vardır) ama buna rağmen (örneğin timsahlar ve dinozorlar gibi) bazı "sürüngenlerin" kuşlarla, (örneğin kertenkeleler ve kaplum­bağalar gibi) diğer "sürüngenlere" olduklarından daha yakın kuzenler olmalarıdır. Bu durumda "sürüngenler" yapay bir sınıftır, çünkü kuş­lar bu sınıfın yapay olarak dışında bırakılmıştır. Kuralcı bir yaklaşımla, eğer sürüngenleri tam anlamıyla doğal bir sınıf haline getirmek iste­seydik, kuşları da sürüngenler olarak bu sınıfa dâhil etmemiz gerekirdi. Dallara dayalı sınıflandırmayı tercih eden hayvanbilimciler "sürün­genler" sözünden tamamen kaçınırlar ve bu grubu Archosaur'lar (tim­sahlar, dinozorlar ve kuşlar), Lepidosaur'lar (yılanlar, kertenkeleler ve Yeni Zelanda'daki nadir bulunan Sphenodon) ve Testudin'ler (kaplum­bağalar ve tosbağalar) olarak ayırırlar. Dallara dayalı sınıflandırmayı tercih etmeyen hayvanbilimciler ise "sürüngen" sözünü kullanmaktan memnundur çünkü, her ne kadar kuşları yapay olarak dışarıda bıraksa da, bu kelimenin tanımsal olarak işe yaradığını düşünürler.
Peki ama, evrimsel açıdan konuşursak, kuşlar aslında sürüngen­lerin sadece bir uzantısı iken, bizi kuşları sürüngenlerden ayrı tut­maya meylettiren nedir? Sebep, kuşların hemen etrafını çevreleyen sürüngenlerin, yani onların yaşam ağacındaki en yakın komşularının soyunun tükenmiş olması, buna rağmen kuşların tek başlarına ayakta kalıp yola devam etmiş olmalarıdır. Kuşların en yakın akrabalarının hepsi de, çok uzun zaman önce soyları tükenmiş dinozorlar arasında­dır. Eğer çok çeşitli dinozor soyları hayatta kalabilmiş olsalardı kuşlar bu kadar dikkat çekici şekilde sürüngenlerden ayrı düşmeyebilirdi: kendi omurgalı sınıfına yükseltilmiş olmazlardı ve biz de "Kuşlarla sürüngenler arasındaki kayıp halkalar nerede?" gibi sofular soruyor olmazdık. Archaeopteryx, müzenizde saklamak için yine de güzel bir fosil olurdu, ama bugün olduğu gibi, içi boş olduğunu artık gördüğü­müz şu meydan okuyuşa verilen hazır cevapların yıldızı olma rolünü oynayamazdı: "Geçiş formlarını gösterin." Eğer soy tükenme kartları farklı dağılmış olsaydı, bugün etrafta pek çok dinozor koşuşturuyor olacaktı, ki bunlardan bir kısmı tüylere ve gagaya sahip olduklarından ve ayrıca uçabildiklerinden dolayı kendilerine kuş denilecekti. Ve ni­tekim gün geçmiyor ki yeni bir fosilleşmiş tüylü dinozor keşfedilmesin, yani çok açıkça görülüyor ki, Archaeopteryx'\ cevap olarak verdiğimiz "geçiş formlarını gösterin" talebinin bir geçerliliği kalmıyor.

Gelin şimdi evrimde, "halkaları" sözüm ona "eksik" olan ana geçiş­lerden birine el atalım.

10 yorum:

Adsız dedi ki...

Bunlar bilimsel değilde yorumsal ifadeler, sadece yanlışları sözle bastırma çabasından ibaret... Darwin, ara fosil bulunamazsa teorime en büyük itiraz bu yönde olacaktır demiştir. Bir tane bile kanıtlanmış ara fosil henüz bulunmuş değiken varlığı iddia edilen ara fosilleri sadece sözle belirtmek ne kadar bilimsel olabilir ki?!!

Adsız dedi ki...

üstümdeki arkadaş, gökten zembille indiğimiz sana daha mantıklı mı geliyor? eğer öyleyse ailesi tarafından beyni yıkanmış grubun da ötesinde, gerizekâlı olduğunu düşünüyorum.

Adsız dedi ki...

Evrim boş laflarla değil,fosillerle ifade edilmeli.Evrimciler çizimlerini yaptıkları hayali canlıların fosillerini bulmalı.Ve 350 milyon fosilin ardından hala hayal ettikleri canlıların fosillerini bulamıyorlarsa bu teoriyi savunmak aptallıktır.

Adsız dedi ki...

Yukarıdaki arkadaşa soralım bakalım. Hayali canlılardan falan bahsetmiş. Hayali olan birşeylerden falan bahsetmiş. Kendisi yukardan indiğini gördüde bizim mi haberimiz yok? Hayali bir varlığa inanırken bari burda gelip hayali canlılardan bahsetme lütfen. Mantık olsa zaten neyse konuşmuycağım herkes anladı anlıycağını...

Adsız dedi ki...

Mantıklı yorum ister misiniz?

Bence hepiniz gerizekalısınız, çünkü siz orda burda birbirinizi yerken Dawkins denen adam paranın a. koydu, evrimmiş bilmem neymiş sikinde değil ve size götüyle gülüyor.

Bir teori uzun zamandır çürütülemiyorsa iyi bir teoridir diye kafası basmayan malları keklemeleri yok mu bide...Peki benim süper zekalı arkadaşlarım şunu düşündümü acaba, o kadar uzun bir sürede neden bu teori ispatlanamamış,kanun olamamış?Valla 200 sene boyunca bi teoriyi ispatlayamıyorsa bu evrimci bilim adamları,bi siktirip gitsinler lan...

Adsız dedi ki...

Hadi onu geçtim de, oğlum mal mısınız siz,yaratılış denince sadece ''gökten inme'' eylemi mi aklınıza geliyor, başka bir mantığa sığdıramıyor musunuz?:)))

bakın ne demiş dawkins;''bırakın elimizdeki inanılmaz sayıda kanıt fosilleri,bi tane fosil bulabildiimiz için şanslıyız'' sanırım bunları sadece dawkins bulmuş, çünkü evrim hala teori:))

sonra bakın bir cümle sonra ne demiş:''evrim için fosillere ihtiyacımız yok''...ya bu evrim kadar da orası burası oynayan teori görmedim ben, fosil bulunmaz ''var ama siz görmek istemiyorsunuz'' derler,sonra biri çıkar ''yav 200 senedir boşuna fosil aramışınız aslında ihtiyacımız bile yok lan,çünkü ben öyle söylüyorum'' :))))

oğlum herşeyi geçtim bu kitaplara verdiğiniz paraya yazık lan.bide gerçek,kanıt falan sanıyorsunuz bu adamların dediklerini.adam demiş ''elimizdeki fosiller zaman sıralamasına oturuyor'' ee kitap yazmak kolay tabi,kanıt nerde arkadaşım,neden bazı paleontologlar bunu doğrularken bazıları doğrulamıyor? tek doğru bilim değil miydi?Adam çıksın sallasın kafasından,bizim mal millet de parayı bayılıp alsın:))))

Adsız dedi ki...

bazı arkadaslar Tanrının varlıgını soruyorlar görmedik inanmayız dıyorlar..Bizde akıl var düsünüyoruz diyorlar..Akıllı olduklarını sanıyorlar. yıllardr kanıtlanamayan ispatı olmayan bır teoriye körü körüne hiç bir kanıt görmeden inanacak kadar cahilller!! Akıllı olmak böyle bir şey mi ?

Adsız dedi ki...

yukarıdaki arkadaş bence sen baktın böyle bir blog var "eh gireyim de şunları allahın varlığına bi ikna edeyim.. amann elime mi yapışacak canım" düşüncesiyle bu yorumu yazdın. Üstteki makaleyi okuma tenezzülünde dahi bulunmadın. Ayrıca akıllı olmak okumadan, araştırmadan bişeylere inanmaksa ben akıllı değilim fakat sen bu konuda baya bi yol almışsın

Adsız dedi ki...

http://media.tumblr.com/tumblr_lvs2xukvrH1qcc8ul.jpg

Teori ile hipotezin farkını anlamak bu kadar mı zor.
Hipotezde bi iddaa ortaya atılır ve kanıt ararken hipotezin doğru olduğu varsayılır. Eğer hipotezi destekleyen kanıt çıkarsa teoriye dönüştürülür. Teoriler de aksi kanıtlanmadıkça veya alternatif olmadıkça doğru (veya doğru ya yakın) kabul edilir.

Yaratılışı doğrudan kanıtlayan birşey yok hatta aksi olarak sunulabilecek bir çok şey var.

Evrim teorisi ise şu ana kadar "tahmin" lerinde yanılmadı. Bulunan fosillerin incelenmesinde bu fosillerin evrimin tahminleri içinde olduğu görülmüştür.

Evrimin tanrının planı içinde olduğunu iddaa etmeyi anlayabilirim. Hani dersinki işte allah insanı böyle yarattı. ama direk kanıtları reddetmek... Hele konunun uzmanları böyle söylerken, oturup tek bi kitabı "yorumlayanları" dinlemek.......

akıllı molekül dedi ki...

bir çok kimse evrime inanmaya bilir kendilerine göre haklı olabilirler ama şu varki allah denen varlık topraktan adem yarattı ona da ruhundan üfüttürdü canlandı ademin kemiğinden havayı yaptı onları cennetine aldı hormonlu meyveden yememelerini söyledi ademde korkma havva bir şey olmaz hadi yiyelim dedi şeytanda onları aldattı yediler dünyaya düştüler ya bunlar akla mantığa sığarmı buna inananların akıllarına şaşarım bunlara inanmaktansa evrime inanmak daha doğru değilmi?